— Ağustos 2008 için Arşiv —
İsrail Hurması
Apartmana yeni taşınan Yahudi komşularımız Türklerden de Ermenilerden de daha sıcakkanlı çıktı. Komşuluk ilişkilerini çok değerli tutuyorlar. Saygıda hürmette samimiyette en küçük bir kusurları yok. Daha önce tek iyi komşumuz yaşlı bir Ermeni çift idi. Onlar başka yere taşındı. Üst kattakiler Türk bir aile. Utanmasalar selam bile vermeyecekler. Her adımları kibir ve gurur. Suratsız insanlar. Öğretmen olmuşlar ama insan olamamışlar. Sanki biz onların düşmanıyız. Bu üzücü hareketlerini umursamadan devam ettiriyorlar.
Dün Yahudi komşularımız yazlıklarına gidiyormuş. Bize bir tabak hurma getirdiler vedalaştılar. Hurmalar İsrail’den gelmiş. Yokluklarında evlerine göz kulak olmamızı rica ettiler. Aslında hiç gerek yok. Amaçları sadece nezaket; sadece bir vesile ile komşuluk hakkını bir kere daha yerine getirmek.
Onlar için İsrail demek kutsal topraklar demek. Oradan gelen hurmalar da onlar için kutsal. O çok değer verdikleri hurmalarını bizimle paylaşmaları büyük bir incelik oldu.
Geçenlerde yeni taşındıkları zaman kulak misafiri olmuştum. Yahudi komşular üst kattaki Türk hanımefendi ile samimiyet geliştirmeye çalışıyordu. Kadın soğuk bir şekilde “Benim hiçbir şeye vaktim yok. Şimdi de tatile çıkıyoruz. Telaş içinde hazırlık yapıyorum.” Diyerek telaşlı bir nezaketle (nasıl bir nezaketse artık!) bu Yahudileri başından savdı.
Biz Türküz müslümanız ama şu apartmanda garip kaldık. Burada Türkler arası komşuluk yok insanlık yok. Türkler Türklükten çıkmış. Başka bir şey olmuşlar. Sonradan görmüş, ne oldum delisi olmuş derler ya, bu çevredekilerin hemen hepsi öyledir. Bu çevredeki gayrimüslimler ise dedelerinden kalma İstanbul şehir kültürünü taşıdıkları için komşuluk ilişkilerinde çok iyiler.
Güzel bir atasözümüz var: “Ev alma komşu al.” Burada insan bunun değerini çok iyi anlıyor. Bir atasözümüz daha: “Komşu komşunun külüne muhtaçtır.”
Peygamber efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem komşuluğa çok değer verirmiş. Allah katında komşuluğun önemini anlatırken “Neredeyse komşu komşunun mirasçısı olacak kadar” diye ayrıca vurgulayarak komşuluğun büyük önemini bize bildirmiş.
Peygamber efendimiz Yahudi komşuları bile hasta olduğunda onları ziyaret eder, bir ihtiyaçları olup olmadığını sorarmış. Cenazelerine hürmet gösterirmiş. Bir de müslüman komşuları ile münasebetlerini düşünelim, kim bilir ne kadar yakındı…
Bize ne oldu böyle? Nasıl oldu da dinimizden tamamen soyutlanmış insanlarımız var? Bu kadar pervasızca komşuluk haklarını çiğneyebiliyorlar?
Şahit olmadığım ama güvenilir kişilerden duyduğum acı bir gerçek: Bazı dindar aileler namaz kılmayan komşularına selam bile vermiyormuş! Onlar namaz kılmıyor, onların hanımları kızları tesettürsüz diye.. İşte bunlar var ya bunlar din adına dinden çıkmış insanlar. Yobaz denilmeyi hak ediyorlar.
Bir Hasbi Hoca vardı. Allah rahmet etsin. İsmailağa cemaatinden idi.. Sık sık vaazlarında cemaate tembih ederdi: “Komşularınıza gidin, çaylarını için. Onların evinde namaz kılın. Onlar namaz kılmayı unutmuştur, hatırlatmış olursunuz. Komşularla güzel geçinin.”
Evet, dinini iyi bilenler böyle tavsiye eder. Komşuluk ilişkilerini sıcak tutmanın önemli bir sünnet olduğunu çok iyi bilirler.
Şimdi belki yorum yazacak bunu da dine bağlamışsın diyeceksiniz. Ben artık her şeyi dine bağlıyorum. Dinsiz bir hayat hayat değildir. Şu Yahudi komşular kadar olamıyoruz. Vay halimize…
Yahudiler dinleri uğruna hiç yoktan devlet sahibi oldular (İsrail).
Biz ise kendi devletimizde garip yaşıyoruz.
Hayat ve Tecrübe
Bir yere varmak için yola çıkmak gerekiyor. Oturduğumuz yerden bir yere varamayız. Gayret etmek gerek. Elden geleni yapmak gerek. İnsan yürümeyi ilkin düşe kalka öğrendi. Konuşmayı ilkin gülerek, ağlayarak, mızmızlanarak öğrendi. Bütün yeteneklerimizi beceremeye beceremeye öğrendik. Öğrenmek için beklemedik. Eğer bekleseydik asla öğrenemeyecektik.
Hepimiz yazı yazmaya ilk nasıl başladığımızı hatırlarız. Ne kalemi tutmayı becerebiliyorduk ne de düzgün yazmayı.. Hatta harfleri bile tanımıyorduk. Yaza yaza harfleri tanıdık, yaza yaza hem yazmayı hem okumayı öğrendik.
Bazı şeyleri bazı insanlar birbirine karıştırıyor, biz de bilmeden etkileniyoruz. Her şeyden çekimser kalmak yanlış. Ama bir de bazı çok önemli işleri ehline danışmadan yapmak var ki o hepten yanlış. Meselâ tıp, din gibi konularda birtakım işler yapmak için, mesela doktorluk yapmak için, insanları din hakkında şu veya bu şekilde yönlendirmek için işin ehli kişilerden çok ciddi olarak ve uzun yıllar süren eğitim almış olmak gerekir. Hatta eğitim süresince ve eğitim sonrası özel bir müddet içinde tecrübe edinmiş olmak da ayrıca gerekiyor.
Sonra, biz o eğitimleri almamışsak, o konuları ne kadar iyi bilirsek bilelim aldanıyoruzdur. Yapacağımız şey olsa olsa insanlara küçük tavsiyeler vermek, ama bilhassa onları işin ehli kişilere yönlendirmek olmalıdır.
Genelde çoğu konular hayat tecrübesi ile öğrenilir. Yaşayarak öğrenilir. Yaşamadan öğrenilemez.
Mesela yüzmek denize girmekle öğrenilir. Yüzmeyi iyice öğrenene kadar denize girmeyeceğim demek yanlıştır. Ama “Denize gireceğim, nasıl profesyonelce yüzülür iyice öğreneceğim, bunu öğrenene kadar ciddi yarışmalara katılmayacağım” demek ise mantıklıdır.
Bunun gibi, kimseyle güreş tutmadan pehlivan olunmaz. “Pehlivan oluncaya kadar kimseyle güreşmedim” diyen pehlivan yoktur.
