— Ekim 2008 için Arşiv —
Televizyonda Gezi Programları
Televizyon gezi programlarının bir başka güzelliği var. Anadolu ve Tarakya’yı köy köy şehir şehir gezerek bize tanıttırıyorlar. Memleketimizde kimler hangi şartlarda yaşıyor görebiliyoruz. Ülkemizin güzelliklerini tanıyabiliyoruz.
Eski gezi programları bugünkülerden çok daha fazla seviyeliydi. O programların sunucuları işlerini çok büyük bir özen ve ciddiyetle yaparlardı. İnsanlarla dalga geçmez, şaklabanlık yapmazlardı.
Şimdi genelde sulu ve seviyesiz esprilierle programlar geçiştiriliyor. İnsanlarımızla abuk sapık şakalar yapılıyor. Bu programlar gezi programları olmaktan çıkmış, seviyesiz ve ucuz komedi dizileri haline gelmiştir.
İKİ ESKİ GEZİ PROGRAMI

Çok eskiden Tayfun Talipoğlu’nun (NTV’deydi galiba) bir televizyon programı vardı: Bamteli. Şehir şehir köy köy gezerdi. Dertli çilekeş insanlarla söyleşirdi. Programını kendisi seslendirir, kişilerle konuşmalarını göstermeden önce anlamlı şeyler anlatırdı. Çok duygusal ve hüzünlü bir sesle arada sırada şöyle dediğini hatırlıyorum: “Sormasak da anlatacaktı..” Yani adam (veya kadın) o kadar dertliymiş ki derdini anlatmaya çok fazla ihtiyacı varmış.
Şimdi Tayfun Taliboğlu’nun Anadoluyu Trakyayı dolaşan taklitçileri var. Genelde soytarılık yapıyorlar. Hiç hoşuma gitmiyor. Nerde o Tayfun Talipoğlu’nun duygu yüklü seviyeli programları!!!

Ondan yıllar önce TRT televizyonunda kısa sarı saçlı bir kadın benzer bir program yapıyordu. Ama ikisi de çok seviyeli programlar yaparlardı. Şimdi arada sırada o kadının programlarına rastlıyorum. Yeni bunlar. Yani eskisi gibi aynı programı sürdürüyor. Hiç de yaşlanmamış. Çocukluğumdan hatırladığım gibi.
Kadının adını hatırlamıyorum. Aslında hiçbir zaman öğrenememiştim. Bir televizyon programı yapacaksanız öyle yapın ki yıllar sonra bile izleyicileri sizi adınızla hatırlasın!
Şimdi araştırdım Google bunu da biliyor: Adı Nuray Yılmaz imiş. Programının adı ise Gezelim Görelim.
Aşure Günü
Hicrî Kamerî takvime göre her yıl 10 Muharrem günü Aşure günü olarak anılır.
Yazımın ilk kısmında Vikipedi’den bir alıntıyı, ikinci kısmında ise kendi bilgilerim ışığında yazdıklarımı okuyabilirsiniz.
Aşure, İbranice “aşûr” sözcüğünden gelir. Türkçe’ye ise Arapça’dan geçmiştir. Sözcüğün Sâmî diller arasında ortak bir sözcük olduğu düşünülmektedir. Ayrıca, sözcük (ve gün) Musevilik inancında büyük keffaret günü için kullanılmıştır (Tevrat, Levililer, 16, 29 vd).
10 Muharrem’de dinler tarihinde neler olmuş:
Müslümanlıkta önemli bir yer tutan ve Aşure gününde olduğu söylenen çeşitli olaylar vardır:
- Âdem peygamberin işlediği zelleden (hata veya sürçme) sonra ettiği tövbenin kabulü
- Nuh peygamberin gemisinin tufandan kurtulması
- Yunus peygamberin bir balığın karnından çıkması
- İbrahim peygamberin ateşte yanmaması
- İdris peygamberin diri olarak göğe yükseltilmesi (çıkarılması)
- Yakub peygamberin oğlu Yusuf peygambere kavuşması
- Eyyüb peygamberin hastalıklarının geçip iyileşmesi
- Musa peygamberin Kızıldeniz’den geçip İsrailoğulları’nı Firavun’dan kurtarması
- İsa peygamberin doğumu ve ölümden kurtarılıp göğe yükseltilmesi (çıkarılması)
Bu olayların hepsi İslam dini içinde önemli bir yere sahip olan mucizelerdir. Yine de bu olayların Aşure Günü gerçekleştiğine dair Kur’an’da bir ifade bulunmaz. Ayrıca bu olayların birçoğuna Musevilik ve Hristiyanlık’ta da inanılır.
Aşure Orucu:
Aşure günü oruç tutmak sünnettir ve bu oruca aşûre orucu denir. Aşure orucu İslâm öncesi dönemde de Araplar tarafından bilinirdi. Ayrıca, museviler de Aşure Günü oruç tutarlar. İslam bilginlerinin geneline göre İslam dininin ilk zamanlarında, Ramazan orucu mevcut değilken, aşure orucu tutmak vacipti. Fakat Ramazan orucu farz olduktan sonra aşure orucunun müstehab bir ibadet olduğu düşünülmektedir. Bugün İslam bilginleri aşure orucunun sünnet olduğunda görüş birliği etmişlerdir. Ayrıca, Musevi gelenekten ayrışmak için sadece -Muharrem ayının 10. günü olan- Aşure Günü’nde değil de, Muharrem ayının 8,9 ve 10′uncu günlerinde oruç tutulmasının daha iyi olacağı düşünülür. 3 gün tutmak efdaldir. Dinimiz kolaylık dinidir. En azından 1 günde tutmak faziletlidir. Efendimiz (s.a.v) bir sefer zamanına denk geldiğinde 10uncu günü oruç tutmuş ve buyurmuşlar: “Bir dahaki aşûreyi 3 gün oruçlu geçirelim.”
Aşure tatlısının kökeni hakkında:
Aşure ismi verilen tatlının ortaya çıkışına dair bir inanış mevcuttur. Bu inanışa göre, Nuh’un tufandan sonra Aşure Günü’nü kutlamak için geminin ambarında kalan erzakı karıştırıp bir tür tatlı yiyecek hazırlamıştır. İçinde birçok farklı malzemenin kullanıldığı ve bir gelenek olan bugün hâlâ Aşure Günü müslümanlarca yapılan aşure tatlısının böyle ortaya çıktığı öne sürülmektedir. Aşure Günü aşure pişirmek sadece bir gelenektir, dini bir önemi yoktur, bir ibadet değildir.
Şii İnancında Aşure Günü:
Şii inancında Aşure Günü’ne, İslam dininin genelinin atfettiği önemin dışında bir önem verilir. Zira Muharrem ayının onuncu günü, yani Aşure Günü, Hz. Hüseyin Kerbelâ’da şehit edildiği için bu günü matem günü sayarlar. Şiiler Muharrem ayının birinci ve onuncu günleri arasında gülmez, yeni bir işe başlamazlar. Muharrem ayının onuncu günü olan Aşure Günü ise dövünme ve yas günüdür. Yas bittikten sonra ise aşure törenleri başlar.
Kaynak: Vikipedi – Aşure Günü
AŞURE GÜNÜ HAKKINDA KENDİ KİŞİSEL NOTLARIM
1. Arapçada “aşera” 10 demektir. Aşure günü Muharrem ayının onunda olduğuna göre, çok eskilerden gelen “aşure” sözcüğünün 10 rakamıyla bir ilgisi vardır.
2. Günümüz islam bilginlerinin en ciddilerinden birinden duyduğuma göre, aşure tatlısı yapmak bir ibadet filan değildir, sevabı yoktur. Bu zaten yukardaki bilgilerde de yazıyor. Dinimizce aşure yapmak sevaptır demek dine dinden olmayan bir şey katmak olur. Dini bozmak olur. Ancak, yine aynı alimin söylediğine göre, bu aşure tatlısını komşularla paylaşmanın bir güzelliği vardır. Bu açıdan sevabı olabilir.
3. Biz şii veya alevi değiliz ama bizim ailede, sülalede bu günlerde ciddi olmamız, kana kana su içmememiz gerektiği söylenir. Hazreti Hüseyin efendimizin şehit edilmesinden evvel uzun süre susuz kaldığı anlatılır.
4. Çocukluğumda yaşadığımız çevrede komşuluk ilişkileri çok kuvvetliydi. Herkes 10 Muharremde aşure yapar komşularına dağıtırdı. Bir günde evimize belki 10 - 20 tabak aşure gelirdi. Şimdi oturduğumuz yerde ise alt katta oturan Ermeni komşumuzdan başka bize aşure getiren yok. Bu komşumuz aşureyi sever mi yoksa kendi özel dini günlerinden dolayı mı yapar bilmiyorum, birkaç ayda bir aşure pişirir bir tabak da bize getirir.
5. Aşure Yapmak: Artık aşure nasıl yapılır diye tarif aramanıza gerek yok. Şimdi marketlerde hazır toz satılıyor, hazır çorba yapar gibi alıp pişiriyorsunuz. Geçenlerde bir markette gördüm: Tukaş hazır aşure; ezogelin çorbası gibi korumalı kağıt paket içinde satılıyor.
İki Reklâm
Birincisi Bosch buzdolabı reklâmı:
Genç kadın yeni hamile kalmış henüz kocasına söylememiş. Ama adam bir şekilde öğrenmiş ve karısına son sistem bir buzdolabı alarak bir sürpriz hazırlamış. Aslında çocuk haberi kadının vereceği sürpriz olacaktı. Neyse, reklâmın sonunda kadın “annem söyledi di mi” diyor. Ve bu mini film mutlu sonla bitiyor.
Çok hoş bir reklâm. Hem yeni bir Bosch buzdolabının halka tanıtımı, hem ürünün ne olduğu ve ne işe yaradığı, hem ürün isminin akılda kalıcılığı var. Reklâmı tasarlayanlar çok başarılı bir iş çıkarmış. Sevgi dolu mini bir film yapmışlar. Her şey filmde anlatılıyor. Tebrik ederim. Tam bir sanat eseri.
İkincisi Avivasa reklâmı:
Oldukça sevimsiz buldum. Para para para.. Biriktirmek, yığmak.. Can sıkıcı şeyler. Ama reklâm “bir şeyin tanıtılması açısından” çok başarılı olduğu gibi “avivasa” ismi insanın beynine iyice işleniyor. Bunda aşırıya gitmişler. Hele en sonda dalga dalga yayılırcasına bir şekilde “avivasa” diyen kadın sesi.. Bardağı taşıran son damla. Gerçekten reklâmın tamamında verilen mesaj çok fazla aşırı vurgulanmış. Bu kadarı hem gereksiz hem sevimsiz. Ama reklâm tamamı “reklâmcılık açısından” çok fazla başarılı. Tek başarısızlıkları işin içine ruh katamamışlar. Sevgi yok. Para hırsı var, açgözlülük var.
Harf Devrimi
1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında kanun” kabul edildi, sonra Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde Arap harfleri yerine Lâtin harflerinin kullanılması için gereken çalışmalara başlandı. Bu sürece “Harf Devrimi” diyoruz.
Günümüzde hâlâ harf devrimine karşı olanlar var. Oysa önemli olan dildir. Harfler değil dil önemlidir. Harf devrimi ile yetinilmemiş, dilimizdeki Arapça ve Farsça onbinlerce kelime Türk halkına unutturulmuştur. O kelimelerin yerlerine yenileri getirilmediği için şimdiki dilimiz eskiye göre son derece sığdır ve oldukça fakirdir.
Harf Devrimi bizim için gerekliydi. Çünkü Arap harfleri Arapça için mükemmeldir. Türkçe için hiç uygun değildir.

Öte yandan, Harf Devrimi kültürümüze hiç bir şey katamadı. Arap alfabesinden çok daha zor alfabeler var. Örneğin Japon ve Çin alfabeleri. Japonlar harflerini bırakmadı da geri mi kaldı? Bize göre ne kadar çok ilerlemiş olduklarını görüyoruz. Yani Harf Devrimini çok büyütmemek gerekiyor.
Atatürk’ün devrimleri gerçekleştirmesinden alacağımız dersler var. Atatürk’ün kişisel özellikleri, karakteri bizim için iş alanından özel yaşama kadar örnek alınması gereken harikalıklarla doludur.
Aşağıda Harf Devrimi ile ilgili yazıyı okuyalım düşünelim.
Harf Devrimi ile ilgili bir anıda, Atatürk’ün etkin yaptırım gücünü biraz olsun anlamak mümkün. 1971′de ölen gazeteci ve yazar Falih Rıfkı Atay’ın anlattıklarına dikkat edin. Bakın Atatürk insanları ne kadar iyi tanıyor ve nasıl tedbirli davranıyor:
Yeni Türk alfabesinin ilk biçimlerini kendisine götürdüğüm zaman, Komisyonun en aşağı beş yıllık bir geçiş dönemi düşündüğünü söylemiştim. Gazeteler önce birer sütunlarını yeni harflere ayıracaklar, yavaş yavaş bu sütun sayısı artacak, sonunda bütün gazeteler yeni harflerle çıkacaktı. Okullar için de buna benzer basamaklı yöntemler düşünmüştük.
Dikkatle dinledikten sonra bir daha sordu:
- Demek beş yıl düşündünüz?
- Evet!
- Üç ay! dedi.
Donakaldım, üç ay! Üç ay içinde bütün memleket yayını Lâtin harfleriyle değişecekti. İlâve etti:
- Ya üç ayda uygulayabiliriz, yahut hiç uygulayamayız. Sizin Arap harflerine bırakacağınız sütunlar yok mu, onların adedi bire de inse, herkes yalnız o sütunu okur ve beş yıl sonra, tıpkı yarın başlar gibi başlamaya zorunlu kalırız. Hele arada bir buhran, bir savaş çıkarsa attığımız adımları da geri alırız.
Şahmeran Duası
Dua-i Şahmeran
İnternette çok aranan dualardan biridir. Özellikle dini bilgisi olmayan inançlı insanlar birbirlerine bu duayı şiddetle tavsiye ediyorlar.
YANLIŞ:
“Şahmeran” ismi duaya uymuyor. Şahmeran efsanesini herkes bilir. İnternette bazı sitelerde Şahmeran duası diye verilen Arapça duanın ise o efsane ile veya yılanlarla uzaktan yakından hiçbir ilgisi yok. Duanın gerçek adı belki Şah-ı Merdan duası idi. Halk arasında değişmiş olabilir. Şah-ı Merdan “Mertlerin efendisi” gibi bir anlama gelir. Hz. Ali (R.A.) efendimizin lakaplarından biridir.
Şahmeran ise efsane olarak bildiğimiz yarı insan yarı yılan dişi bir yaratığın adıdır.

Duayı şiddetle savunanlardan birisi, internette sitesinde inanılması güç bir şey anlatmış: Güya Şahmeran Hz. Musa (A.S.) efendimizin asası imiş. Tavsiye ettiği dua ise Hz. Musa ile ilgili imiş.
Başka bir sitede de bir kitaptan bir fotokopi gördüm. Dua Arapça harflerle yazılı. Üstünde ise bugünün Türkçe latin harfleri ile “Dua-i Şahmeran” yazıyor.
Allah bilir orijinali yani Osmanlıca arap alfabesiyle yazılmış şekli “Dua-i Şah-ı Merdan” idi. Yeni nesil dua meraklıları yanlış okudu oradaki Şah-i Merdan kelimesini Şahmeran olarak okudu ve kitabın yeni baskısında öyle yazdılar. Olabilir mi olabilir. Orijinalini göstermeliler. Yok. Delil lazım.
Biraz Arapça bilirim. Duayı okudum inceledim. Allahı zikretmeye, çeşitli sıfatlarıyla anmaya yarayan çok güzel bir dua. Duanın adı çok da önemli değil. Bu dua ile Allahtan bir şey isteseler Allah neden kabul etmesin? O cömerttir. Duaları kabul edendir.
Yukarda yazdığım gibi bu dua belki de Şah-ı Merdan Hz. Ali (R.A.) efendimizin virdlerinden biriydi.
