— Kasım 2008 için Arşiv —
Erkek niçin savaşçı, Kadın niçin barışçı
Bir Gazete Haberi
Papua Yeni Gine’nin dağlık bölgelerinde yaşayan iki kabilenin kadınlarının 10 yıldır savaşmamak için akıl almaz bir yola başvurdukları ortaya çıktı.
Yıllardır erkeklerini savaşta kaybeden Papua Yeni Gine’nin Goroka Dağı’nda yaşayan Agibu ve Amosa köylerindeki iki ayrı kabilelerin kadınları, savaş yaşanmaması için 10 yıldır doğan erkek çocuklarının hepsini öldürdü.
Agibu köyünden Rona Luke, “Kabileler arasındaki savaş 20 yıldır devam ediyordu. Doğan erkek çocuklar büyüdüklerinde savaşçı oluyordu. Kadınlar karşılıklı erkek çocukları öldürmeye karar verdi. Bu zamana kadar kaç çocuğun öldürüldüğünü bilmiyorum ama çok korkunç ve kabul edilemez bir şeydi. Ancak mutluluğumuz için bunu yapmak zorundaydık” dedi. Ancak savaş yaşanmaması için yapılan bu uygulama her iki tarafta da erkek nüfusunu bitirme noktasına getirdi. Şimdi iki kabile arasında kurulan barış komitesi sayesinde bu uygulamaya son verildi.
Haberi okudunuz. Bu olay insanoğlunun dişi bireylerinin içgüdülere ve doğaya bir isyanıdır diye düşünüyorum. Çünkü vahşi olduklarını düşündüğümüz bu kadınların savaş ve şiddetin gerçek sebebini tespit etmiş olduklarını görüyorum. Evet, doğru bir tespit ama mücadele yolu yanlış.
Erkekler Niçin Savaşır
Soldaki haber örneğinden de gördüğümüz gibi dünyanın her yerinde erkekler savaşır, kan döker. Kadınlar ise genelde zulme, şiddete karşıdır.
Aslında her şey cinsel içgüdülerle ilgili. İnsanoğlu dinlerin ve toplumda bir şekil almış kültürün etkisiyle havyalarla aynı olması gereken çoğu özelliklerini engellemek zorunda kalıyor. Diğer bazı hayvanlarda bir erkek bir sürüye hâkimdir. Çok sayıda dişiye sahiptir. İnsan da aynı içgülerle hareket etmek eğilimindedir ama din, toplumda gelişen kültür, örf, adet, töreler bu içgüdüyü büyük ölçüde engelliyor. Ancak, erkekler yine de o içgüdünün gerektirdiği hareketleri değişik değişik yollardan yapıyor. Cinsellikle ilgili içten gelen itişler erkekleri bölge sahibi yapmak, toprak sahibi yapmak, insanlar arasında sözü geçer yapmak, diğer erkeklerden üstün kılmak gibi etkilerle kendini gösteriyor.
İnsanın varlığı ve insan türünün devamı için en başta gelen içgüdü cinselliktir. Aşk ise insanların vehmidir. Gerçeği cinselliktir. Gerçekte erkeğin spermlerini bir kadının rahmine aktarması kuvvetli içgüdüsü rol oynar. Bu uğurda Kerem gibi dağları deler.
Evet, insan türünün dünyadaki varlığının devam etmesi cinselliğe, sekse bağlı. Bu uğurda erkek ulaşan, kadın ulaşılan olur. Kadın ulaşmak, ulaşmak için çabalamak durumunda değildir. Dolayısıyla savaşmak kadınlara gerekmiyor erkeklere gerekiyor.
Kadınlar Niçin Savaşa Karşıdır
Vahşi doğada erkekler hücrelerini dişiye aktarmak için aşırı bir ihtiyaç duyar. Dişiler ise her an her yönden gelebilecek ve çok zararlı olabilecek saldırılara karşı korunma ihtiyacı duyar. Bu yüzden kadınlarda tertip, düzen, koruma ve korunma duygusu, merhamet, sevgi ve şefkat yönleri çok daha kuvvetlidir. Huzur ortamı ve sessizlik tehlikeleri daha iyi sezerek tedbir almak içindir. Bu şekilde içgüdüsel olarak, “vahşi doğadaki” kadın, dünyaya yeni bireyler kazandırmak için kendisini çok sayıdaki erkeklerin bilinçsizce yapacakları ve kendisine büyük zarar verebilecekleri kaçınılmaz saldırılardan uzak tutmak zorundadır. Bir şekilde hamile kaldıktan sonra yine aynı bilinçsiz ve vahşice saldırılardan uzak kalmak zorundadır ki yevrusunu sağ salim doğursun ve büyütebilsin. Bütün bu haller kadınlarda içgüdüsel olarak vardır. Kadınların savaşa şiddete karşı olmalarının perde arkasında bu içgüdüler vardır. Yoksa savaşa karşı olmakta kadının herhangi bir aklı selim yönü söz konusu değildir.
Üreme Hücrelerine Bak İnsanları Tanı
Erkekle kadın arasındaki cinsel ilişki için her iki tarafta da üreme hücrelerinin rolleri söz konusudur. Erkekte her gün on binlercesi üretilir ve dışarı gönderilmeye hazırdır. Kadında ise 28 günde sadece bir tane üreme hücresi yumurtalıklardan rahme doğru yola çıkar.
Ayda bir oluşan bir yumurta çok değerlidir. Ona ulaşmak için milyarlarca sperm hücresi fırsat kollar. Rakiplerinin can düşmanlarıdırlar. Her biri sadece ve sadece kendi varlığının devamı için mücadele eder. Yumurta hücresine ulaşıp içine giremezse kesinlikle yok olacaktır. Sperm hücrelerinin bu hareketi erkek davranışlarına da hayatın her alanında büyük ölçüde yansıyor.
İçgüdünün olağanüstü kuvveti burada: Meselâ bir kedi “kedi türünün” değil, sadece kendi genlerinin devam ettirilmesi gerektiği yönünde içgüdüsel olarak hareket eder. Bu uğurda dişilerin başkalarından doğurduğu yavruları öldürür yok eder ki o dişi kedi kendisinden hamile kalsın ve kendisinin soyunu devam ettirsin.
İnsan bu yönden gerçekte bir kediden, bir su aygırından hiç farklı değildir. İnsan sadece içinde yaşadığı toplumun kuralları sonucu diğer hayvanların yaptıklarının aynısını yapamaz.
Bu içgüdü kısmen vahşi kalmış Anadolu insanlarında onların kültürlerinin çok önemli bir parçasını oluşturuyor. “Soyumuz devam etsin / ocağımız sönmesin” töresi.
Oysa Türk insanı çok. Sadece senin soyundan ibaret değil. Ama işte kedilerde olduğu gibi, bu çok kuvvetli içgüdü başka bir şey düşündürmez. Bu uğurda çocuk doğurmayan kadın acımasızca sokağa atılır veya üstüne kuma getirilir. Ayrıca soyun devamının erkek çocukla olacağına inanılır. Erkek çocuk doğurmayan kadın kısır hükmündedir. Kısır kadınlarla aynı değersizliktedir.
Şükran Günleri
Yabancı bloglarda rastlıyorum: Hırıstiyanlıkla ilgili Şükran Günü kutlamaları blogculuğa girmiş ve (sanıyorum) değişmiş. Son günlerde bloglarda birileri birilerine teşekkürlerini sunuyor.
WordPress ekibine teşekkürler yağıyor. İlginç. Hiç araştırmadım ama şükran gününde Allah’a şükran sunmak, O’nu hamd ile tesbih etmek gerekmiyor mu?
Zamanla insanlar dini kendi kültürlerinin bir parçası haline getiriyor. Bizde de var. Ramazan Bayramı Allaha şükür ile Allah rızası için tebrikleşme kutlaşma günleri olacakken örf halini aldı ve adı da Şeker Bayramı oldu. Türkiye’de bütün müslümanlar böyle yapmıyor ama oldukça yaygınlaştı.
Ramazan ve Kurban Bayramları tatil günleri ise bazı çevrelerce pahalı tatil yerlerine gitmek için fırsat olarak görülüyor. Bayramlaşmak bir şekilde devam ediyor ama basit kutlama mesajlarından ibaret bir şey oldu.
Okula Giden Kitap Düşmanı Oluyor!
Bir arkadaşım vardı. İlkokuldan sonra hiç okula gidememiş. Gidememiş ama bu arkadaş çok kafalıydı. Çok kitap okurdu. Okula devam etseydi sanıyorum kitap okumaktan nefret edecekti. Sizin de tanıdığınız benzer kişiler olmuştur. Okula devam edememiş, içinde bir ukte kalmıştır. Aslında bir bakıma bu kendisi için daha hayırlı olmuştur çünkü kitap okuma, düşünme, yorum yapma hassaları bizim berbat eğitim sistemimiz tarafından mahfedilmemiştir. Bu yüzden bu kişiler şanslıdır. Kendilerini yetiştirmiş, saygın birer meslek sahibi olmuşlardır. Çevrelerinde saygı duyulan kişiler olmuşlardır.
Rahmetli babamın da biraz böyle bir yönü vardı. İlkokuldan sonra okuyamamış ama ben bildim bileli elinden kitap, gazete düşmeyen bir insan olmuştur. Evde olduğu zamanlar saatlerce gazete okurdu kitap okurdu. Çevresinde çok saygı duyulan bir insandı. Dükkânında boş kaldığı zaman hep gazete okurdu.
Bizimki gibi bir eğitim sistemimiz olunca, dışarıda kalanların zihinleri özgür oluyor. Tabii çevre faktörü de önemli. Yeter ki okuyan, düşünen arkadaşları olsun. Öyle olunca okullarda eğitim görenlerden çok daha fazla okuma düşkünü oluyorlar.
Her şey unutulup gidiyor mu?
RSS ile takip ettiğim web sayfalarından biri de dictionary.com’un “günün kelimesi” sayfasıdır. Geçenlerde okuyup unuttuğumu sandığım kelime ile bugün yine karşılaştım.

Kelime: eminent
Hatırladım. Anlamını bile hatırladım. Sadece bir defa okumuştum. Ama okumuştum yani…
Yazılara bakmayacaksın. Okuyacaksın. Hece hece okuyacaksın. Anlamını düşünerek okuyacaksın.
Manası: above others in quality, position
(RSS sayfasında bilgiler çok kısa veriliyor. Linke tıklayıp esas sayfaya gidince o kelimenin daha ayrıntılı olarak anlatıldığını görürsünüz.)
Çok kitap okuyorsanız sözlük de okuyun. Bir sözlüğü on defa yirmi defa hatmedin. Sonra daha geniş kapsamlı bir sözlük alın. Onu da kitap okuyor gibi okuyun. 10 – 20 defa hatmedin.
Eğer çok okuyan biri iseniz kitap okur gibi sözlük de okuyun. Faydası çok büyük olur.
O artık yok
Küçücüktü ama evde çok yer dolduruyordu. Ani ölümüyle evde doldurduğu büyük yerin ve önemin farkına vardık. Tek başına evimizin huzuruydu. Ailemizin gerçekten önemli bir bireyiydi. 8 yıldır bizimle yaşıyordu.
Genellikle evde serbest dolaşırdı. Pencere açık olmasına rağmen dışarı kaçmazdı, pencereye yaklaşmazdı bile. Her şeye son derece meraklı bir kuştu ama yine de ne olursa olsun dış dünya onu ilgilendirmiyordu. Hatta eve uçarak giren, uçarak çıkan evimizin her günkü misafirleri kumru kuşlarının peşine takılmayı bile hiç düşünmemişti. Devamlı açık penceremizden dışarı gitmeye asla teşebbüs etmedi. Bizi seviyordu.

Haziran 2007
Dünkü olmadık tesadüfler zinciri sonucu öldü. Demek ki eceli gelmiş. Yoksa o kadar tesadüfün rastlantısal bir şekilde peş peşe sıralanarak bu hayvanın ölümüne sebep olması düşünülecek şey değil.
Giriş katındaki mobilyacılar apartman kapısını bazen açık bırakır. Böyle bir sırada vahşi bir kedi apartmana girmiş. Kapı kapatılınca dışarı çıkamayıp apartmanda hapis kalmış. Taaa en üst katlara kadar çıkmış.
Bizim daire kapısının bir iki dakika açık kalması sebebiyle kedi eve girerek kuşa saldırdı. Ağzından kurtardık ama göğsünü fena dişlemiş. Hayvancağız fazla yaşamadı.
İnsana on metre bile yaklaşamayan kedinin, eğer abim o iki dakika içinde bilgisayarının başından kalkıp gitmiş olmasaydı evden içeri girmeye cesaret edebilmesi mümkün değildi.
Kediyi cezalandırmalı mı?
Neticede o aç bir kediydi. En temel içgüdüleri sonucu aklı başından gitmiş olarak hareket etti. Onu suçlamak yanlış. Suç bizdeydi.
Kuşun ölümüne çok üzüldük. Abim çok ağladı. İki gündür aklım başımda değil. Sinirliyim gerginim suçlayacak bir şeyler arıyorum kendimden başka suçlu bulamıyorum.
Ocak - 2008
O bir hayvan değildi. Bizden biriydi. Bizimle yemek yerdi. Olmadık zamanlarda olmadık şeyleri karıştırıp dikkatimizi çekerdi. Avizede akrobasi hareketleri yapardı bizi güldürürdü. Masada bulabildiği kalem, anahtar ne varsa aşağı atardı sonra nereye düştü diye bakardı. Sonra atacak başka şey bulup onu da atardı yine peşinden bakardı.
Evimizin çocuğu gibiydi. Sahanda yumurtayı çok severdi. Bundan sonra hayatım boyunca sahanda yumurta yerken onun hüznünü yaşayacağım. Onun ölümüyle sadece evimizde değil hayatımızda çok büyük bir boşluk oluştu.
Sıfırdan İngilizce Dersleri
2008 Nisan ayında başlayıp çok ihmal ettiğim İngilizce derslerine devam ediyorum. Önceki dersler genel taktiklerden ibaretti. Şimdi esas derslere “sıfırdan” başladım.
Bu dersler aslında bir şekilde İngilizce dersleri alan kişilere takviye mahiyetindedir. Bu yüzden konular sade ve kısa olarak işleniyor ama hiçbir şey atlanmıyor. Alıştırmalar yok, telaffuzlar yok. Bunun dışında en ince ayrıntısına kadar her bilginin her kuralın üstünde durulacak.
Derslerimin okul öğrencilerine, İngilizce kurslarına devam edenlere çok büyük faydası olacağına inanıyorum. Tavsiye ederim. Sıfırdan başladım. İngilizce öğrenmekte olanlar bu bilgileri hafife almasın.
Siteye ulaşmak için tıklayın:
>>>>> İngilizce Dersleri
İngilizce öğreten sistemlerde seviye sayıları değişiyor. Gerçekte 6 ana seviye vardır. Bazı kurslar 20’ye bölmüş. Yanlış değil. Belki kolaylaştırmak için daha iyi bir yoldur. Ben 6 ana seviyeye sadık olarak yani 6 seviyeyi bölmeden devam edeceğim.
Bir yabancı dil öğrenmeyi çoğu kişi “bilgi edinmek ve bilgi ezberlemek” diye düşünüyor çok da aldanıyor.
Hep söylerim: Yabancı dil öğrenmek fiziksel beceriler sınıfına girer. Nasıl ki karate kursuna giderseniz bir kenarda seyirci kalmakla ve bilgileri yazıp ezberlemekle asla dövüşçü olamazsınız, karateci olamazsınız; aynen onun gibi sadece seyretmekle, dinlemekle, okumakla, yazmakla İngilizce konuşamazsınız. Mümkün değildir. Öğreneceğiniz İngilizce sizin için sadece ölü bir dil olarak kalır. Yazı dilinden ibaret kalır.
O halde ne yapacaksınız? Konuşma çalışmalarına en büyük ağırlığı vereceksiniz. Bunun başka yolu var mı? Kesinlikle yok. Çünkü dans gibi, karate gibi fiziksel bir beceridir. Sinir sisteminize yerleştirmek zorundasınız.
Edinilmiş Acizlik
Başarısızlıklarımız ve Kökenleri
Dünya hayatında şimdiye kadar farkında olarak veya olmayarak edindiğimiz yüzbinlerce tecrübe bilinçaltımızda kayıtlı olup her etki karşısında nasıl tepki göstereceğimizi otomatikman belirliyor. Evet, genelde tepkilerimiz bilinçaltımız tarafından gösterilir. Genelde düşünmeden tepkimizi ortaya koymuş oluruz. Bazen düşünür kendimizi engelleriz ama bu tepki göstermemek anlamına gelmez. Kesinlikle bir tepkide bulunmuşuzdur.
Örneğin bir bayramda öncelikle ziyaret etmemiz gereken filan kişiye gitmek istemeyiz. Gitmeyiz. Sebebi geçmişte yaşadıklarımızdır. Eğer kendimizi zorlar gidersek aslında gitmemiş gibiyizdir. Eski tecrübelerimize göre aynı şeylerle karşılaşacağız beklentisindeyizdir. Bu bizim halimizi değiştirir. Gittiğimiz yerde gergin ve sıkıntılı oluruz. Sonuç: “Keşke gitmeseydim.. Gittim bu da aradan çıktı.. Ziyaret aynen umduğum gibi geçti..” vb. düşüncelere kapılırız. Gitmeseydik bile aynı huzursuzluğu yaşayacaktık.
Oysa geçmişte ne yaşadıysak yaşadık. Bu sefer bambaşka bir amaçla gitmeliydik. Her şeyin çok daha iyi olarak değişmesini sağlayacağımız niyet ve inançla gitmeliydik. Sonuçta başarısız olsak bile güzel bir girişimde bulunmamızın heyecanını yaşayacaktık. “Bir dahaki sefere” çok daha iyi olacak.. şunu şunu şunu eksik bıraktım”.. diye yapıcı planları peşpeşe düşünürüz bundan huzur duyarız.
Hayatın her alanındaki başarısızlıklarımızı bir daha düşünelim. İş görüşmelerinde başarısız olduğuna inan kişiler bir daha düşünsünler.
Bilinçaltımızın tutsağı olmayalım: onun sınırlarındırmalarından kurtulalım. Bilgilerimizi değerlendirmek için şuurüsütümüzü aktifleştirmeye ihtiyacımız var. Aksi takdirde hiçbir yararlı bilgi işimize yaramayacaktır.
Hayatta edindiğimiz tecrübelerimizin bir kısmı bizi engellemektedir bunun farkında değilizdir. Bu satıra kadar yazdıklarımdan belki daha etkilisini şurada okuyabilirsiniz:
Güncel Analiz sitesinde Tuvana’nın yazısı: “Cam Tavan Sendromu”
http://guncelanaliz.blogspot.com/2008/11/cam-tavan-sendromu.html
Blog Yorum Faciası
Hiç aklıma gelmemişti!
Geçenlerde şööööyle bir şey aklıma geldi:
Ben değil.. bende yalan da yok hilaf da..
ama çoğu blogcu kardeşlerim abilerim ablalarım niçin yazıyor? Sitelerine ziyaretçi çekmek için yazıyor. Reklâm geliri esas niyettir.
Sonra, her yere yorum yazmazlar. Hiç yorum yazmayanlar ise çoğunluktadır. Diğer blogcuların yazılarını okurlar mı? Göz atarlar. İlginç bulurlarsa “belki” okurlar. Blogları dolaşmakta esas amaçları ise okunacak yazı bulmak değildir. Blog piyasasını kolaçan etmektir. Bunun dışında devamlı sitelerine yeni içerikler kazandırmak derdindedirler.
Gelelim aklıma gelen şeye:
Çoğu blogcu arkadaşları tanırım. Parlak zekâlı, aklı başında, yaş tahtaya basmaz, hesabını bilir, bir yazının nasıl okunacağını da bilir, okumayı elbette bilir, eğitim düzeyi iyi.. ama bütün bunlara rağmen niçin bazen (aslında çoğu zaman) isabetsiz yorumlar yazarlar? Bu arada, sadece bana yazılan yorumları kastetmiyorum. Genelde her blogda gördüğüm yorumlardan bahsediyorum. Evet, bazı blogcuların yorumları niçin isabetsiz? Yani isabetsiz olmakla kalsa bir şey demeye hakkım yok ama yazıyı hiç anlamaya çalışmadıklarının göstergesi olan yorumlar var.
Esas mes’ele-i mühimme şu: Yazıya göz atıyorlar. Başlık ve bir iki kelime okumaları kâfi. Hemen bastırıyorlar yorumu. Tabi sonuçta ne oluyorlar? Küçük düşmüş oluyorlar.
Kafadan atarak örnek vereyim:
Blogcunun biri masumane bir şey yazmış. Amacı ne ziyaretçi çekmek ne de reklam geliri.. Amacı bir şeyler paylaşmak. Yazısının başlığı da diyelim ki
Basmane Tren istasyonu.
Bilen bilir izmir’dedir. Herneyse. Başlık bu. Yazıdaki ilk kelimeler ise:
Tarihi bir yer gibi görünüyordu. İçerisi ürkütücü müdür diye bizi bir merak aldı.
Şimdi yazıyı okuyan kıdemli blogcu(!) satırları atladı, ortalara geldi. Orda şu kelimeleri gördü:
Tren raylarını tamir eden görevliler..
Okuyan ani bir göz atma hamlesiyle altlara geldi şu kelimeleri gördü:
Tren sireni ile…
daha fazla okumak istemedi. Sanki okuyordu da.
Yorumu ise şöyle:
Bilirim orayı. Güzel yerdir. Benim de çok güzel anılarım geçmiştir orda. ![]()
Yorumun sonunda gülücük işareti de var ya, tamamdır. Böööyle değerli bir blogcudan yorum almak ha! Büyük şeref! Hem de gülücük işaretli!
Halbuki tren istasyonu başlıklı yazıyı yazan masum blogcu kişi yazısının içinde eşinin orada kaza ile tren altında ezilerek öldüğünü anlatmıştı.
Gelelim kurnaz(!) blogcunun kafasından geçirdiği ama elbette yazmadığı gerçek yoruma. Bunu ibretle okuyun lütfen:
Yav bu yazıya Google ziyaretçi gönderir mi? Ziyaretçi gelse gelse bile ne bunda uygun reklam çıkar ne de ziyaretçi reklâmlarla ilgilenir. Yanlış yazı seçmiş. Olmamış. Acıyorum bu blogculara. Boşa kürek çekiyor zavallılar.
Bu yazıyı yazmama zaman zaman hiç ummadığım kişilerin olmadık yorumları sebep olmuştur. Yazdım rahatladım.
Belki benim de onlarla benzer amaçlarım olabilir ama bir yazıya yorum yazacaksam yorum yazarım. “Okurum” sonra “yazarım”. Büyük konuştum vesselâm. ![]()
Deniz Baykal ve Çarşaflı Kadınlar
CHP Başkanı Deniz Baykal bugünlerde tesettürlü kadınlara CHP rozeti takması ve çarşaflı - başörtülü kadınları ayırt etmeden parti üyeliğine kabul etmesi hareketi ile çok konuşuluyor.
Deniz Baykal’ı kınayanlar, aşağılayanlar çok. Tam tersine takdir edilmesi ve örnek alınması gerekir. Çünkü insanlarımız arasında birbirlerini kılık kıyafet yüzünden aşağılamanın ve hor görmenin önene geçme yönünde çok güzel bir harekette bulunmuştur.
Gerçek amacının hiç de öyle olmadığı savunulabilir. Bu önemli değil. Önemli olan şey, bu eyleminin kaçınılmaz bir sonucu olacak olan “toplum içinde ayrımcılıklardan birinin önüne geçmeye sebep olması”dır. Belki herkese etkili olmayacak ama etkisi olacağı kişilerin sayısı az olmayacaktır fikrindeyim.

Güzel ama çok geç kaldınız!
Deniz Baykal’ın bu hareketi aslında çok geç kalınmış bir harekettir. Ben hem kendi yazılarımda, hem çeşitli blog yazılarına yazdığım pek çok yorumlarımda CHP’lilerin Türkiye halkını dini kullananlara ittiklerini, halkın iyiliği için halkın inancına uygun davranmaları gerektiğini yazmıştım.
Sen eğer bu halkı kurtarmak istiyorsan onlara itici olmayacaksın.
10 Kasım’da Barış Ünver’in “Mustafa Kemal Ülküsü Sadece Söz Değil” başlıklı yazısına bir yorum yazmıştım. CHP’nin halkı kendinden uzaklaştırması ile ilgili yazdığım son yorum Şuydu:
(Çoğunlukla başarılı olup iktidara gelen sağcı partileri eleştirirken CHP’ye de değinmişim)
… Türkiye’deki bütün halkların geleneklerinin altında sönmüş ve tahrif olmuş bir islamı kullanıyor bunlar. Bu da İslam dinini tahrif etmenin başka bir yoludur. Bu durumda, iktidardakilerin amacının gerçek islama hizmet olmadığı, halkın yönelimlerini çok iyi kullandıkları gerçeği söz konusudur. Bunun arkasında ise gerçekte ABD var hepimiz biliyoruz. Ayrıca Anadolu insanının bazı özelliklerini de çok iyi bildiklerinden dolayı sert, hoyrat, kaba ve kabadayıvari davranışlar sergilemekle büyük sempati topluyorlar.
Yıllardır hiç anlamadığım bir şey ise şu: CHP gerçekten bu halkı kalkındırmak istiyorsa niçin halkı kendisine ısındırmak için diğerleri gibi yapmıyor da halkı onlara bırakıyor?
Bu halk ile konuşurken Erdal İnönü gibi “Tanrı” diyen kaybeder. Özal ve Demirel gibi “Canab-ı Allah.. / Allahu Teala..” diyen kazanır.
CHP’liler toplum psikolojisi üzerinde sıfır olduğu için bu kafayla hiçbir yere varamayacak. Onlar inat ededursun, ABD’nin belki 70 yıldır devam eden Türk halkı üzerinde derin sosyolojik araştırmalar sonucu oluşturduğu taktikleri ile hareket edenler malı götürüyor.
Ama chp’liler bu kadar da aptal olamaz. Bence ortada bir “danışıklı dövüş” söz konusu. Perde arkasında ABD: “siz halka itici olun, siz halka yakın olun” taktikleriyle bunları maşa gibi kullanıyor olmalı. Çünkü sonuçta bütün yollar ABD çıkarlarına hizmet etmiş oluyor.
Kadınlar Arası Rekabet
Hep dikkatimi çekmiştir; bakımlı, şık bir kadına sokaklarda en çok kadınlar bakıyor. Dönüp dönüp bir daha bakıyorlar. Televizyonda güzel ve bakımlı bir kadın çıksa kadınlar televizyonu çatlatacak patlatacak derecede keskin bakışlarla bakıyorlar.
Televizyondan kulağıma düştü: Kadınlar beyleri için değil birbirleri için süsleniyormuş. ATV’de Mavi Şeker programında Ece Erken söyledi, sonra konuklara sordu onlar da evet öyledir dediler.
Televizyon seyretmeye meraklı olmadığım için bu konuda neler düşünüyorlar neler söylüyorlar oturup izlemedim. Buna gerek de yok zaten. Gerek duymadım çünkü çok iyi bildiğim bir şey bu.

Evde eşini yok sayan kadınlar gayet rahat davranır. Görünümlerine hiç dikkat etmezler.
Kadının kadına bu denli kuvvetli ilgisi nereden kaynaklanıyor?
Aslında bunun ardında, kökeninde temel bir içgüdü var: Cinsellikle ilgili olup kendisini diğer kadınlardan daha alımlı hale getirme çabası var. Sebep: karşı cinse daha cazip görünme çabası. Doğa böyle bana kızmayın. Doğada rekabet var. Erkekler güçlerine güvenir kadınlar cazibelerine. İşte onun için kadınlar arasında daha cazip olmada rekabet söz konusudur.
Aptallık Nerede:
Toplumsal insani ilişkilerde bu içgüdü yanlış yere işliyor. Kadınların birbirlerine hava atması, güzelliğiyle ve şıklığıyla beğenilmesi gibi şeylere alışmalarına götürüyor. Üzüm üzüme baka baka kararıyor.
Aptallık şurada: Kadının kendisini beğendirmesi gereken tek bir esas kişi kadının kocası olmalı. Başkaları değil. İşte bunu düşünemeyen bir kadın eşinin başka kadınlara yönelmesini sağlar. Suç kendisinin olduğu halde hem kocasını hem başka kadınları suçlar durur. Kendi kusurunu görmez. Kendisini dev aynasında görmektedir. Sanki her haliyle bulunmaz hint kumaşıdır.

Başkalarına karşı kadınlar görünümlerine büyük önem gösterir. Arabada direksiyon başında bile makyajlarıyla ilgilenmeden edemezler!
Kadınlarımız genelde sadece başka kadınların karşısında şık, bakımlı ve güzel kokulu olmaya çalışır. Başkalarıyla pek görüşmeyen bir kadın kendisini boş verir. Kocası onun için sanki yok gibidir. Sanki kocası onu her haliyle sevmek beğenmek zorundadır. Sonuçta olay şu:
Bakımsız, ter kokulu, dırdırcı, ev işlerinden bezdiğini her fırsatta belirten pespaye bir kadın kocasının ilgisini kaybeder. Adam dışarıda birbirinden güzel ve bakımlı kadınları görünce evdeki pespayeyi unutur. Böylece karısını aldatır. Buna o ev kadını sebep olmuştur.
Çalışan kadınlardaki düşüncesizlik:
Bunlar eşlerine karşı genelde daha sert ve hoşgörüsüz oluyor. İşyerinde herkese güler yüzlü, anlayışlı bir çizgiye sahipken evde eşine karşı yorgunluk bitkinlik hallerinde davranırlar. Nasılsa maddi bağımsızlıkları var ya, sonuçta olsa olsa boşanılır, kendisi zarar görmeyecek sanır.
