‘Alışveriş’ Kategori Arşivi
Yerli malları haftasına yaraşır dayak
İki aklı başında(!) yetişkin kadın, birisi film oyuncusu, diğeri eczacı iki kadın Akmerkez’de Adidas marka bir bez parçası için saç saça baş başa kavga yapmış. Eczacı kadın ünlü kadını dövmüş haşat etmiş. Sırf Yerli Malları Haftası münasebetiyle eczacı hanıma “Ellerine Sağlık” diyorum.
Ünlü hanım: Sen bir film oyuncususun. Hayranların var. Taklitçilerin var. Türk malı kullanmakla sevenlerine örnek olman gerekirdi. Acaba Adidas firması sana reklâm parası mı ödüyor? Bu kepazelik bunun için miydi yoksa?
Hem de yerli malları haftasında! Olacak şey mi bu? Kısacası, kusura bakmayın ama hak etmişsiniz.
Haber kaynağı: Milliyet
Not: Tabii ki bu Milliyet Gazetesi haberi abartmadır. Akmerkez dağbaşı değil ki bir kadın bir başka kadını evire çevire dövsün!
Sonradan eklenen not: Milliyet gazetesinin ismini verdiği ünlü kadın, dövülen kadının kendisi olmadığını ispat etmiştir. Gazetelere inanmamak lazım. Bunlar haberci değil haber çarpıtmacı!
Yerli Malları Haftası
Her yıl 12 - 18 Aralık arası günler “Yerli Malları Haftası” olarak anılır ama hiç ciddiye alınmaz. Aşağıdaki yazımı 18 Mayıs 2008 tarihinde yazmışım. İbretle okunması gereken bir yazı. İçinde bulunduğumuz hafta münasebetiyle yazının siteye kayıt tarihini değiştirdim. Bu önemli hafta için daha iyi bir yazı yazamazdım.
Yerli Mallarını Kullanmamak
Bu yazıya sebep bir sitede gördüğüm bir yorumdur. Çok iyi düşünülmesi gereken bir konu. Ulusal bir problemimiz bence. Bu durumda herkesin bilgisayarlarında “Pardus” kullanması gerekiyor. Bunun için üstünde çok durulan ve çok ciddiyetle önem verilen kampanyalar başlatılmalı. Yoruma en altta tekrar yer verdim.
* * *
Yerli Malları Haftası Hakkında Vikipedi’deki bilginin özeti: “12-18 Aralık tarihleri arasında Türkiye’de bütün okullarda kutlanır. İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan ekonomik darboğazın ardından yabancı ülkelere para akışının önünün kesilmesi ve toplumsal tutum bilincinin oluşması amacıyla 1946 yılından itibaren Yerli Malı Haftası kutlanmaktadır. 1983 yılında adı Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası olarak değiştirilmiştir. Hedefi, yerli mallarının tüketiminin artmasıdır.” Vikipedi’deki yazının tamamı: >>> Yerli Malları Haftası
* * *
“Yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı” Bu söz ilkokuldan aklımda kalmış. Şimdi bakıyorum maddi durumu biraz yerinde olan okul çocuklarımız bile yabancı mallara düşkün; marka hastası olmuşlar. Yerli malı bir tişörtten bile iğrenir haldeler! Bir yandan Çin malları revaçta. Hem ucuz hem kalite bakımından fena değil. Devletimizin ve eğitim sistemimizin yerli mallarına duyarlı nesiller yetiştirmek gibi bir derdi yok. Yerli Malları haftası okullarda kutlanıyorsa bu son derece duyarsız bir şekilde ve laf olsun diye kutlanıyor olmalı. Atatürk gibi putlaştırılıp değeri yitirilen, mantıksızca tapınılan şeylerden biri olmuş. Doğu ve Güneydoğu insanımızın bir kısmı ise yerli malları bile bulamıyor. Çünkü alım güçleri sıfır. Askeri bölge çöplüklerinden giysi toplayacak hale getirilmişler zalim DEVLET tarafından. Evet, burada devleti değil de kimi suçlayacağız? O bölge insanlarından Allah bilir devletin varlığını bilmediği kaç on binlerce kişi vardır. Bu sorun sadece Kürtlere mahsus değil. Göçmen hayatı terk edememiş bazı Türk topluluklarımız da var. Genetik rezerv gibi kendi içlerinde hapis kalmış bu insanlarımızdan bazıları ancak askere gidecekleri zaman nüfus kağıdı alıyor da o zaman resmen Türk vatandaşı olabiliyor.
* * *
Bu yazıyı bir sitede gördüğüm bir yazıya gelen bir yorumdan esinlenerek yazdım. Yorumdan etkilendiğim kısım şu: Türkiye’deki bilgisayar sayısıyla Windows Vista’nın fiyatını çarp ve onu ABD’ye ver. kaç tane hastane okul yapılır o parayla. bunu düşündün mü hiç:) Yorumun yazıldığı yazı: http://www.yakuter.com/pardus-turk-isi-linux/ Yorumu yazan kişi: Emrah Üstün. Sitesi: http://www.emrahustun.com/
Daha çok para için bütün insani değerleri boş veren bankacılarımız
Bankacılık hakkında, bir blogcu arkadaştan bana bir soru yöneltilmiş. Kredi kartı ile ödemeleri kabul etmek için esnafların post cihazı kullanmalarıyla ilgili.
Post cihazı alan bir esnafa banka üç aylık bir deneme süresi tanıyormuş. Sonuçta ise satışlar kötüyse o esnaftan post kullanımıyla ilgili para alıyorlar, bir tür kira..
Öyle bir sitemimiz var ki, bu sistem zengini daha zengin ederken fakiri battıkça batırıyor. İşleri kötü olan esnaflara devlet ek vergi koyarsa hiç şaşırmam doğrusu.
Ayrıca post cihazının ait olmadığı bankalardan gelen kredi kartlarından komisyon kesiliyor. Bu ise satışların azlığı ile çokluğu ile değişmiyor. Standart. Yani kredi kartı ile satış yapan küçük esnaflar çok sıkıntılı.
Bu yazımı okuyan maddi durumu iyi olan kişilere sesleniyorum: Lütfen esnaflara nakit ödeme yapın. Toplumsal bir dayanışma içinde olalım.
Her neyse, gelelim bana yöneltilen soruya: Bu durumda, müşterilerine kredi kartı ile alışveriş imkânı sunan esnaflar faizli ticaret mi yapmış oluyor?
Benim İslam âlimi olmadığımı, dolayısıyla bu konuda fetva verecek biri olmadığımı bilen arkadaş belki konu ile ilgili verilmiş bir fetvadan haberim vardır diye bana sormuş olmalı. Ya da konu ile ilgili ne düşünüyorum onu merak etmiş olabilir.
İşte ona yazdığım cevabın bu yazım için zenginleştirilmiş şekli:
Ben bu meselelerin dini yönünü hiç bilmiyorum desem daha doğru olur. Mantığımla cevap vereyim: Aslında anlattığın durumda esnaf faizle iş yapmış olmuyor. Bankalar devletten aldıkları aşırı kayırmacı imtiyazlar sayesinde esnaftan haraç alıyor. Benim mantığıma göre olan budur.
Bankacılar dünyanın en aşağılık insanlarıdır. Bu işin kökeni ise ortaçağ Hıristiyan papazlarına dayanıyormuş. Dünyada bankerliğin ve bankacılığın kökeni onlara dayanıyormuş.
Yani Allahın dinini kendi elleriyle tahrif eden bazı din adamlarına dayanıyor.
Bugünkü Türkiye bankacılık sektörü insanlardan para koparmak için her yolu deniyor. Bankaya gidip eski hesaplarının ekstresini istesen ondan bile basılan kâğıt sayfa adedince masraf çıkarıp hesabına yansıtıyorlar. Kâğıtların onlara geliş fiyatı belki 1 kuruş ama kestikleri ekstrelerde sayfa başı en az 25 kuruş gösteriyorlar. Böylece işlerinde olmayan bir iş yapıyorlar: kırtasiye ticareti!
Bankanın kendi şubeleri arasındaki para transferlerinden bile çok yüksek masraf kesintisi yapıyorlar. Devlet ise onlara her zaman büyük destek oluyor.
Dahası var: Her ay ATM kullanım ücreti alıyorlar. Bankalar mudilerinden daha çok çok vesilelerle haraç kesiyor. Anlat anlat bitmez, yazım saatlerce uzar da uzar! Burada kesmek en iyisi.
Kısaca: Bankalar en küçük hizmetlerini bile aşırı pahalı bir bedel üzerinden satıyor!
Yani bunlara elini versen kolunu da kaptırırsın. Hatta kellen gider. Bu yazdıklarım ne şaka ne abartma. Devletimiz sağ olsun(!)
Veresiye
Bir alışveriş ve ticaret terimi olan veresiye sözcüğü artık gençler, özellikle çocuklar tarafından bilinen bir sözcük değil. Karşılığı sonradan ödenmek üzere anlamına gelen bir alışveriş terimidir. Taksitle satış ile veresi satış arasında bir benzerlik vardır.
Eskiden dar gelirli insanlar bakkallardan, kasaplardan, manavlardan veresiye alışveriş yaparlardı. Ellerine para geçince borçlarını öderlerdi. Bakkal, kasap ve manav gibi esnafların veresiye defterleri olurdu. Müşteri borcunu ödediği zaman veresiye defterine yazdıkları borcu silerlerdi.
Veresiye satış yapmak istemeyen esnaflar aşağıda gördüğünüz resmi dükkânlarına asarlardı. Ama yine de bazı müşterilerini kıramazlar, ister istemez veresiye defteri tutarlardı.

Solda veresiye veren esnaf, sağda peşin satan esnaf.
İstanbul’un merkezi yerlerinde küçük esnafların sayısı hızla azalmaktadır. Benim tanıdığım bir kasap esnafı, çevredeki büyük marketlerle rekabet edemedi dükkânını kapadı. Zor duruma düştü. Kendi muhitinde bulunan ve Türkiye’nin en büyük kuruluşlarına, holdinglerine ait olan büyük bir süpermarkette kasap elemanı olarak işe girmek istedi. Kendisine asgari ücret teklif ettiler. Daha sonra bu kişiyi göremedim. Şimdi ne yapıyor bilmiyorum.
Holdingleri, sanayi kuruluşları, bankaları kendilerine az gelmiş olmalı ki, paraya doymayan bu insanlar küçük esnafların mesleklerini ellerinden alarak onları kendileri için asgari ücretle çalışan hizmetkârlar edinmeye çalışmaktadır.
Hiç kuşkusuz yaptıkları işte asıl amaçları halka hizmet değildir. Bunların amacı daha çok para kazanmak için piyasadaki kazanç alanlarının tümünü ele geçirmek, küçük esnafın iki kuruşluk kazancını bile elinden alarak onları asgari ücretle çalışan vasıfsız işçiler durumuna getirmektir. Kapitalizmin nasıl bir şey olduğunu gösteren çarpıcı bir örnek.
Ticarette Arsızlık
Şimdi ticaret ve mal pazarlama insanlara “gerekli” şeyler satıp kâr ederek geçimini sağlamak şeklinde değil, hiç ihtiyacı olmayan şeyleri almaları için insanları kandırmak şeklinde oluyor. Televizyonda her gün saçma sapan şeyler için nasıl dil döktüklerini görüyoruz. Herkes malını satmak için benzer şeyler söylüyor.
“Bu şey olmadığı zamanlar hayatım bir kâbus gibiydi” gibi sözlerle telkin sanatının bütün inceliklerini kullanıyorlar.
“Bunu iki tane alırsanız şu kadar indirim!” Adamlar bana ihtiyacım olmayan şeyi, hem de iki tane satacak!
Mal satmada, müşteri iknada kullanılan en aşağılık yöntemlerden biri şu aşağıda anlattığımdır. Okuyunca bana hak vereceksiniz:
Bazı insanlarımız, daha çok kadınlar, özellikle okumamış ev kadınları, hele yaşlı olanları..
Bir satıcı veya tezgâhtar sırf paketleri açıp ıvır zıvırları gösterdi diye.. “Sırf bu kadarcık emek için” mahcup olurlar, adama zahmet ettirdiklerini sanırlar. Adamın ısrarlarına hayır diyemeyip o malı alırlar. Aslında sadece fiyat soracaktı veya merak etmişti. Sonra parasını kaptırdığına üzülür. Satıcıyı suçlamaz. Ne yaptığını bilemez. Sadece üzülür. O malı gözü görmek istemez. Ama “alınmış alınmıştır” der avunmaya çalışır.
Bunun gibi trajediler sadece bizim toplumumuzda değil dünyanın her yerinde yaşanıyor. Şu sahneyi bir amerikan filminde görmüştüm: Bir ev kadını, kapıya gelen pazarlamacının malları göstermesini engelleyemiyor. Adam çok çabuk davranıyor, yoruluyor, terliyor. Kadın bir adamın hal ve hareketlerine bakıyor, bir sattığı şeylere. Adamın haline üzülüyor. Israrlara karşı koyamayıp bir elektrikli süpürge alıyor. Taksit senetlerini imzalayıp ilk taksiti ödüyor. Sonra eşi eve geldiğinde olanları anlatıyor. Adam hayretle “Ne yani sen şimdi zar zor ödediğimiz faturalar için ayırdığımız parayı ona mı verdin?” diye sinirleniyor.
Fazla uzatmayayım.
Şeytan pazarlamacıların hiçbir şey umrunda değildir. Bütün olan bitenin de gayet iyi farkındadırlar. İnsanlar arasında kimlerin hangi karakterde olduklarını, kimin nasıl ikna edileceğini daha doğrusu kandırılacağını iyi bilirler.
Günümüzde artık bu işlerde önemli olan şey, başarı sayılan şey şu: Malı ihtiyacı olana değil, ihtiyacı olmayana satabiliyor musun? İşte bunu yapabiliyorsan başarılısın!
Amway
Son Güncelleme: 30 Ekim 2008
Bu yazımı kaleme aldıktan şimdiye kadar gelen yorumlardan çıkan sonuçlar gösteriyor ki Amway ürünlerinin pazarlamasını yapan bizim Türk üyelerden bazı öncüler büyük hatalara kapılmışlar. Bu yüzden ortada çok sayıda Amway karşıtları var. Kınayanlara değil buna sebep olan öncü üyelere bakmalı.
Pek çok Amway üyeleri işlerini gerçekten severek yapıyor. Aşağıdaki 11 Eylül tarihli yazım ve başka sitelerdeki benzer yazılar onları rencide etmiş. Ben kendi adıma özür dilerim.
Yalnız, dediğim gibi kınayanlara değil buna vesile olan kişilere bakalım. Hataları büyük. Aşırı bir hırsa kapılmışlar, çoğu üyelere kötü örnek olmuşlar. Bu yüzden benim gibi pek çok kişi aşırı ısrarcı ve çok konuşan bu üyelerin yüzünden Amway sisteminden yaka silkiyor. Fiyatların yüksek olması ise kızgınlığı arttırıyor. Üyelerin, özellikle en üstte olan öncü kişilerin Türk halkının alım gücünü düşünerek hareket etmelerinde yarar var. Gerekirse ABD’deki yetkililerle konuşup gereken düzenlemelerin yapılmasını sağlamalılar.
ABD veya Yahudi ürünü olmasını kınamaya gelince: Sonuçta Amway’in gerçek sahibi kim olursa olsun bu önemli değil. Ticaret önemli. İlk müslümanlar, en değerli sahabeler de gayrimüslimlerle ticaret yapmıştır. Müslümanların yararına olmak üzere yabancılarla ticaret gerektiği ölçülerde her zaman yapılmıştır.
Malı pazarlamayı iyi bilmek de önemli. Belki çok daha fazla önemli. İnsanların yakalarına yapışıp zorla mal satmaya çalışmak, saatlerce dil dökmek ancak sizin prestijinizi düşürür. En güzel, en etkili sözleri seçip ürünlerin tanıtımını yapmanız yeterli. Zaten Amway ürünlerinin doğa dostu olması, kullanıcı kişilerin sağlığına hiçbir şekilde zarar vermemesi en önde gelen tercih sebebi olabilir. Bunu anlayamayan insanlara ısrar gerekmez. Tabi siz anlatamadıysanız o başka. Anlatmayı iyi bileceksiniz. Bunun için sizin hem güvenilir hem sözü dinlenecek saygın bir insan imajına sahip olmanız şart. Çok dil dökmek ve ısrarla ikna etmeye çalışmak bir fayda sağlamaz, zararlı olur.
Ticarette ve mal pazarlamacılığında kişilik önemli. Kılık kıyafet önemli. Haller, davranışlar önemli. İnsanı sıkboğaz eden, çok konuşan pazarlamacılara kimse güvenmez.
Bu sistemde üyelere kişisel gelişim kitapları okumak tavsiye ediliyor. Bu kitaplarda pazarlama teknikleri yazmaz. Peki niçin kişisel gelişim kitapları? Çünkü bu kitaplarda pazarlamacılıkta çok daha etkili olacak, çok daha işe yarayacak şeyler yazar. Örneğin dengeli bir insan olmak, yanlış ve yersiz hırsları terk etmek, lafını sözünü bilmek, hedeflerini en iyi şekilde belirlemek, insanların hallerinden, psikolojilerinden anlamak.. gibi.
Ama ne yazık ki çoğu üyeler okuduklarından hiç de nasibini alamıyor. Paragöz öncülerin etkisi onlarda daha ağır basıyor. Bu gibi sebeplerden dolayı amway pazarlamacılarından (veya üyelerinden) rahatsız olanlar çok.
Aşağıdaki yazımı değiştirecektim ancak ibret olsun diye silmedim. Amway üyeleri; siz görün ki aranızdaki hatalı üyeler insanların nasıl canını sıkıyor.
Yazımın altındaki yorumlara gelince: Buraya kadar okuduğunuz yeni ilave kısmı 30 Ekim 2008 tarihinde yazdım. Bugünden önceye ait yorumlar aşağıdaki kısım için gelmiştir.
* * *
11 Eylül 2008
AMWAY PARA TARİKATİ
Birkaç yıl önce bu AmWay denen şeye beni alet etmek isteyenler olmuştu.
Broşürleri iyice inceleyince rahatsız olmuştum. Ama para tatlı geliyordu. Bir benden ne çıkacaktı? Sonuçta para kazanmak için temiz(!) bir yol bulmuştum.
Bir liste yaptım; bir çırpıda yüz kişiden fazla bir müşteri kitlem olduğun gördüm. Biraz daha düşünseydim ulaşabileceğim çok fazla kişiler çıkacaktı.
Katalogları, ürün listelerini fiyatlarını inceleyince her şeyin çok yükset fiatı olduğunu gördüm. Hedef müşteri kitlem azalacaktı, ama olsun. Tanıdığım zengin kişileri de bu silsileye dâhil edebilirdim. Onların çevrelerine de ulaşabilirdim.
Bir külot 40 lira.. Belki 40 lira değildi, aklımda son derece yüksek bir para kalmış, örnek olarak 40 lira yazdım. Her neyse.. Abim bu fiyatı duyunca “Lan senin kıçın o kadar etmez” diyerek tepkisini dile getirmişti.
Tabi ürünleri sadece iç çamaşırı değil.. makyaj malzemelerinden çamaşır tozuna, bulaşık deterjanına kadar her şey.. İnsanları satın almaya ikna etmek için ise en çok çevreciliği kullanıyorlar. Bu deterjanlar sabunlar doğaya zarar vermiyormuş. Bulaşıkları yıkadıktan sonra o deterjanlı su ile çiçekleri sulayabilirmişsiniz, onlara gıda olurmuş vesaire vesaire…
“Ne olacak? Ak Merkez’de de fiyatlar böyle. Ben ona göre kişilere ulaşacağım zaten” diye düşünerek en zengin arkadaşıma konuyu açtım. O da abim gibi fiyatları yüksek bulduğunu, kendisinin Ak Merkez gibi yerlerden alışveriş yapmasının sebebinin kaliteli markaları tercih etmesi olduğunu filan söyledi. Böylesi ürünlere hiç itibar etmeyeceğini söyledi. Beni de bu paragözlerden uzak durmam için sıkıca tembihledi.
Siyonizme hizmet, abimin hakareti, fahiş fiyatlar ve arkadaşımın tembihi gibi sebepler beni bu para büyüsünden kurtardı. Büyü, gerçekten öyle. Seni bir kenara çekip bir güzel telkinliyorlar. Toplantıya götürüp başarılı müritlerin konuşmalarını dinlettiriyorlar. Onların telkini daha da etkili oluyor. Cemaatte Ordu mensupları da var. Tesettürlü hanımlar, sakallı beyler aralarında az değil. Bu tipler ise gelenekçi-muhafazakar türden dindarları cemaate kolayca çekebiliyor.
Anlatıyorlar: Sen filan mertebeye gelince kapına bir limuzin gelecek. Seni alıp hava alanına götürecek. Dünyanın en pahalı tatil yerlerine seni kırallar gibi göndereceğiz.” Daha neler neler…
Bakın Mustafa İslamoğlu bunları nasıl anlatmış:
Amway ve diğerleri: Kapitalizm dininin para tarikatları
Bu tarikatın bir kurucusu var: Rich DeVos. Kapitalizm yolunda seyr-i sülukü tamamlayarak “fena fi’l-para” olmuş bir para babası.
Her dönemde Kutbu’l-Aktab’ları var. Bu kutbun etrafında halelenmiş dünyanın dört bir tarafından halifeler var. Bunların saray yavrusu evleri, egzotik arabaları, özel jetleri var. Hepsini de bu para tarikatı sayesinde elde etmişler.
Bu para tarikatında seyr-i süluk için meratıp var. Tıpkı nefs-i emmare, nefs-i levvame, nefs-i mülhime, nefs-i mutmaine… gibi onların da zümrüt, altın, platin, elmas vb. gibi mertebeleri var.
Para tarikatına ilk intisap edenden önce, her müritten istendiği gibi bir “tecerrüd” isteniyor. Bizim tarikatlarda bu tecerrüt “masivadan/Allah’tan gayrısından soyunmak” için istenir değil mi? Bu tarikatta tam tersi, “para kazanma dışında her şeyden” soyutlanma isteniyor. Tek davan olacak: Para. Tek rabıtan olacak: Para.
M. İslamoğlu’nun yazısının devamı: >>>>>
Çağdaş Şirketin Çağdaş Pazarlamacısı
Aşağıdaki yazıyı alternatif köşe yazarı blogcu Hussoloji’nin “hayvan kaynakları >>>” adlı yazısına yorum olarak yazacaktım ama uzun olduğu için yazıyı (yorumumu) zenginleştirerek burada yayınlamayı düşündüm.
İnsan Sömürmenin Daniskası - Modern Kölelik
Pazarlamacılık: Sen bir şirkete köle olursun ve o şirket için her gün taze av peşinde koşarsın. Yoksul insanların hayatlarını mahvedeceksindir. Bu senin hiç de umurunda değildir, asla umurunda olmamalıdır. Para kazanmak için tek hedefin insanları ikna etmek olmalı… İnsanların sömürülmelerine aracı olmak için sen de sömürülmektesindir. En iğrenç şekilde…
Geçenlerde (birkaç ay önce) bir telefon geldi. Annem açtı. Bilmeden düşünmeden arayan kişinin abim için aramış olacağını düşünmüş olacaktı ki arayan kişiye abimin adını ve de ne derecede hasta olduğunu anlatmıştı.
(Abim evden tek başına çıkamayacak derecede ağır kalp hastasıdır.)
Sonra annem telefondaki kişinin ne dediğini anlamadığı için telefonu bana verdi.
Telefonda genç bir adamın sesi; hiç nefes almadan, yutkunmadan, hatta salyaları akıyor gibi konuşarak şirketlerinin “bizim için” yapacağı sağlık, ambulans vesaire hizmetlerini uzun uzun telaşla anlatıyordu. Adamın bu tarz konuşması her işiten kişiye iğrenç gelir, burası kesin.
Sonra bana kredi kartım olup olmadığını sordu. Var ama limit kapalı, asgari ödemeleri zar zor ödeyebiliyorum dedim. Israrla adımı soyadımı sordu. Adımı söyledim, soyadımı biliyorsunuz zaten dedim. Kredi kartı numaramı da, arka taraftaki güvenlik kodunu da istiyormuş. Soyadım şartmış. Hiçbirini vermedim.
“Siz abim için aradınız. Madem onun hakkındaki bilgiler elinizde mevcut o halde nasıl olur da soyadımızı bilmiyorsunuz?” diye sordum. Güvenlik içinmiş. Adam aç kedilerin kasap dükkanı önündeki ısrarlı miyavlamaları tarzındaki konuşmalarıyla durmadan ısrarla konuşuyor da konuşuyordu. Gerçekten sesi aynen salyaları akıyor gibi geliyordu.
Benim canım sıkıldı. Şirket hizmetlerini överek beni ikna etmek için o kadar dil döküyordu ki bu süre içinde düşünme payı bile buldum. Annem yanılmış olabilirdi. Abimin adını onlar mı söyledi yoksa annem mi onlar sormadan anlattı merak ettim şüphelendim.
Bu kadar rezilliğin karşısında, soyadımı almak için nefes almadan, yutkunmadan konuşan bu adamı terslercesine adamın sözünü keserek hizmet istemediğimizi anlattım, telefonu kapattım. Daha sonra adamın adını verdiği şirketi internetten araştırdım. Haklarında şikayetler de vardı övgüler de. Ciddi bir şirketmiş. Aslında amaç hizmet değil para, ama öncelikle para. Fakir insanları bile “kredi kartları varsa” zorla bağlayacaklar, onlardan devamlı para sızdıracaklar, mağdur kişi elbette kredi kartı borçlarını ödeyemeyecek ve hacizle karşılaşacak. O şirketin ve o şirketin pazarlamacılarının hiç de umurlarında değil bütün bunlar.
Şikayetlerden bazıları hatırladığım kadarıyla şunlar:
Ücretsiz hizmet diye söz verip kredi kartından para çekmeleri. Az da değil.
Hizmet vermedikleri halde kredi kartından aidat ücreti kesmeleri..
Anneme sordum. Telefondaki kişi ne abimin adını biliyormuş ne de onun hasta olduğunu. Sağlık hizmetlerinden bahsedince annem sanmış ki birisi bize yardımcı olmak için o şirkete bizden bahsetmiş. Bu yüzden o kişiye abimi anlatmış. Ben de annemin bu hatası yüzünden ilkin o şirketin bir hayır şirketi olduğunu düşünmüştüm.
Ben sorduğumda telefondaki nefes almadan konuşan adam bana “Evet, abinizin adını bize sizi tanıyanlar verdi. Biz de hizmetlerimizden faydalanmanız için size yardımcı olmaya çalışıyoruz” diye cevap vermişti. Nefes almadan, yutkunmadan devamlı konuşarak…
Çağdaş şirketler okumuş gençleri nasıl dolandırıcılığa, hırsızlığa itiyor tipik bir örneği. O zavallı genç şirkete müşteri bulup iğrenç primleri kazanmak için dolandırıcılığın daniskasını yapıyor. O “çağdaş” şirketler onları bu ahlaksızlığa itiyor. Ne kadar müşteri, o kadar pirim….
Made in P.R.C.
Son Güncelleme: 3 Mayıs 2008
Aşağıdaki yazımdan sonra öğrendiklerime göre:
Adidas, Nike, Puma, Zara gibi meşhur markaların sahipleri hammadde temininde daha fazla kâr ve/veya bunları ucuza mal etmek amacıyla Çin’de üretim yaptırıyorlarmış.
22 Kasım 2007
Bugün Taksim’e elektrik şirketine gittim. Yanıma fotoğraf makinamı da aldım. Nolur nolmaz yolda ilginç bir şey görürsem kaçırmak istemem diye düşünmüştüm. Dönüşte Deccal mağazaları diye tanımladığım tür mağazalardan biri dikkatimi çekti. “Girme bak yine bir şey almadan çıkamazsın yazık olur paracıklara. Üstelik yine Türk Malı diye sana hain Çinlilerin malını kakalarlar” diye kendime ne kadar baskı yaptıysam da ayaklarım mağazanın yolunu tutmuştu bile!

Resimde gördüğünüz çay takımı porselenden olup işçiliği de çok kaliteli. Fiyatı ise 25 lira. Gözlerime inanamadım tezgahtarlardan bir hanıma sordum. Doğruymuş. Çin malı olmasın! Onu da sordum. Ürünlerimizin %60′ı Türk malıdır dedi. Baktım altında Made in P.R.C. yazıyor. Made in China yazmadığına göre gönül rahatlığıyla alabilirdim. Ama almadım. Çünkü biz geleneksel cam çay bardaklarımızla çay içmeye alışığız. Fincanla çay içemeyiz. Kesinlikle insan aynı tadı alamıyor. Bu yüzden almadım ama gözüm kalmıştı. En azından fotoğrafını çekmeliydim. Bu kalitedeki fincanlardan sadece bir tanesi eğer İngiliz malı ise piyasadaki fiyatı (sadece bir adet fincan) en azından 30-40 lira filandır. Bu takım ise bir bütün olarak 25 lira, gayet ucuz. Hatta İngiliz porselenleriyle kıyaslarsak sudan ucuz. Eve gelince sonradan merak ettim. Bu PRC ne demekti? Google nasılsa her şeyi bilir diyerek sordum.
işte lafmacun.org‘daki cevabı:
“Ürünlerini Çin’de fason olarak üreten ve bunu olabildiğince gizlemek isteyen şirketlerin “Made in China” yerine kullandıkları ibare. P.R.C.nin açılımı “People’s Republic of China” şeklindedir ve Çin Halk Cumhuriyeti demektir.”
Bu ne demek oluyor? Çin mallarına hayır kampanyaları halkımız üzerine çok etkili olmuş demek oluyor ki artık para için insanlığı unutmuş ve kendi çıkarları için insan haklarını hiçe sayan bazı tüccarlarımız bu hileye başvurmak zorunda kalmışlar. Bu tüccarlarla konuşsanız milliyetçilikleriyle, Atatürk sevgisiyle hatta dindarlıklarıyla ilgili öyle çok böbürlenirler ki mangalda kül bırakmazlar.
Alışveriş ederken bunu da göz önünde bulundurun. Eğer Çin mallarına karşıyım diyorsanız ve PRC ne demek şimdiye kadar bilmiyorduysanız şimdi öğrendiniz. Artık dikkatli olursunuz.
