‘Kültür Sanat’ Kategori Arşivi
İstanbul’da Kara Kış
Bu kış İstanbul çok soğuk mu olacak? İstanbulun havası hiç belli olmuyor. Bazı yıllar bütün kış devamlı soğuk olur. Bazı kışlar karışık olur. Lodos (güneybatı rüzgarları) hakim olursa rahat ediyoruz. Çünkü soğuk olmuyor, bahar havası oluyor. Eski istanbullular “İstanbulun yazı kışı yoktur, lodosu poyrazı vardır” demiş.
Bugünlerde kar yağışlı çok soğuk günler yaşıyoruz. Aşağıdaki fotoğrafı dün çekmiştim. 30 Aralık 2008, Salı gününe aittir. Arabaların geçtiği cadde Ergenekon Caddesi. Dikkat ederseniz kar yağıyor.
Bu civarda çevre halkının çoğunluğu gayrimüslim olduğundan dolayı onlara bir Türk vatanında yaşadıklarını unutturmamak için, bu sebeplerle belki onlara bir gözdağı vermek amacıyla sokak ve cadde isimleri özellikle seçilmiş. Bu çevrede böyle sokak isimleri var. Türkbeyi sokak, Bozkurt caddesi, Baysungur sokak, Savaş sokak, Baruthane caddesi, Ergenekon Caddesi vb. gibi.


Kokina aralık ayı sonlarında en çok satılan noel ve yılbaşı süs unsurudur. Sadece Rumlar ve Ermeniler değil Türkler de alır evlerine koyarlar.
Her yıl aralık ayının sonlarına doğru çevrede kokina satışları artar.
Buralarda ana caddelerde çingeneler her zaman sokak kenarlarında en çok gayrimüslümlerin rağbet ettiği şeyleri satarlar. Sattıklarının tümü bitkilerle ilgilidir. Mevsimine ve mevsimlik ihtiyaçlara göre çiçek, yemeklik otlar, reçellik gül, incir, yemeklik sebzelerden bazıları, bilhassa Ermenilerce büyük değeri olan enginar.. vs. Hemen her mevsimde satılan şey ise radika (karahindiba)dır. Radikadan yemek yapılır, salata yapılır. Bunu en çok Rumlar sever. En çok da Kurtuluş Caddesi’nde satılır.
Şehirlilik medeniyeti ile taşra zihniyeti arasında ne fark var?
Son günlerde köylü islamı gündeme getiriliyor. Bundan önce ulusal kültürümüzü yargılamamız daha doğru olur. Şehirlilik medeniyetinin yok olduğu gerçeği üzerinde durmak gerekir.
Şehirlilik medeniyeti farklılıklara hoşgörülüdür. Yabancıları veya farklı kültürleri, farklı gelenekleri yadırgamaz, düşmanca tavır koymaz.
Taşra medeniyeti farklılıkları hazmedemez. Yabancıları kabullenemez. Değişik örf ve adetlere bile tahammülü yoktur. Herkesin kendisi gibi olmasını, kendinden olmasını ister. Bu doğrultuda, çevresinde farklılık görmeyi hiçbir şekilde kabullenemez. Herkesi kendisi gibi yapmak ister.
Şimdi iyice düşünürsek, çevremizdeki nice okumuş, aydın, en azından üniversite mezunu kişiler vardır ki bu özelliklere sahiptir. Yani taşra zihniyeti öyle bir şeydir ki eğitimle bile kolay kolay düzeltilemez. Zaten bizim eğitim sisteminin insanları aydınlatıcı, ufukları açıcı bir özelliği yok, zihinleri köreltici özelliği var. bu ayrı bir sorunumuz.
Şu ciddi gerçek üzerinde iyi düşünülmeli:
“Milletvekillerimizin hiçbirinde şehirlilik medeniyeti yoktur. Farklılıklar şiddetle yadırganıyor, ayıplanıyor, suç olarak gösteriliyor.”
Gazete yazarlarımız da aynen öyledir. Hatta, “köylü islamı” dedikleri şeyle uğraşmalarının bile perde arkasında farklılıkları hazmedememek vardır. Başörtüsünü kabul etmeyen kişiler, özellikle milletvekilleri aslında farklılıkları hazmedemiyor.
Ya dindar insanlarımız? Bu sonraki yazılarımdan birinin konusu. Şimdilik değinmiyorum.
Cumhurbaşkanımızın annesinin Ermeni olduğu gündeme getirildi. Olsa ne olur olmasa ne olur? Ayıp mı günah mı? Bazılarına göre çok kötü bir şey anlaşılan!
Geçen yıl basında yer alan ilginç bir haber vardı:
Anadolu’nun bir yerinde kamp yapan sporcularımızın şort giymelerini yadırgayan çevre gençleri onlara laf atmış, onlara “erkek adam şort giymez” demiş ve onlara şiddet uygulamıştır.
Bir televizyon programında dikkatimi çekti: Adam İtalyan olan diğer yarışmacının burnundaki hızma için “erkek işi değil” dedi. “Erkek isen hızma takmayacaksın!” demek istiyor. Bu nerede yazıyor? Temeli nedir? Bilen yok. Aslında böyle ayrıntılarla uğraşmak farklılıkları hazmedememekten başka bir şey değildir. Görme kardeşim. Bunda kafaya takılacak hiçbir şey yok. Seni hiçbir şekilde alakadar etmez.
Taşra zihniyeti ayrıca şehir medeniyetinin düşmanıdır: Bana sorarlar: “Nerelisin?” Nasıl kızacaklarını bildiğim için “İstanbulluyum” derim. İşte o an zıvanadan çıkarlar. Onlara göre hiç kimse İstanbullu değildir ve olmamalıdır!
Ben bu aşırı tepkide hiçbir mantık görmüyorum. İstanbul 1950’de değil, 1453’te fethedildi. Buna rağmen sanki 500 küsür yıldır İstanbul’da hiç Türk yaşamamıştır gibi mantık dışı bir nefret beslerler. Size memleket neresi diye soran olursa İstanbullu olsanız bile İstanbulluyum demeyin yoksa saçma sapan hakaretleri dinlemek zorunda kalırsınız.
Ben ise kasten öyle söylüyorum. Gerçi İstanbul’da doğdum büyüdüm, bu ayrı. Hiç de önemli bir şey değil ama bu vesileyle insanlara bir şeyler öğretmeye çalışıyorum: İstanbul’da 555 yıldır Türkler yaşamaktadır. Bunu bilin. Cehalet çirkin bir şey.
Aslına bakarsanız İstanbulluyum diyenleri şiddetle dışlamalarının ardında eskilerden gelen bir şehir medeniyeti düşmanlığı yatmaktadır. Çünkü eskiden şehir veya şehirli denince ilk akla gelen şey İstanbul idi.
Taşra zihniyetine dair başka bir örnek: İstanbul’a çok yıllar önce gelmiş aleviler ve Sünniler dost olmuşlardır. Anadolu köylerinde ise komşu iki köy, iki köy halkı da öz Türk oldukları halde mezhep farklılığını aşırı büyütürler. Birbirlerinden uzak dururlar.
Daha pek çok örnek verilebilir. Mesela Kastamonu’dan adam çıkmaz, Sivas’dan adam çıkmaz, vs… derler; bir yöre halkı diğer bir yöre halkını küçümser.
Varoş gençlerinin kendilerini farklı görmeleri ve farklılıkları ile övünmeleri de taşra zihniyetinin bir parçasıdır.
Anadolu insanları farklı soyları da beğenmez. Hele bazıları, kendilerini öz Türk kabul edip diğerlerini aşağılarlar. Örnekler: Çerkezler kibirlidir adam değildir, Kürtlerden uzak dur, hayvanın adisi kaz insanın adisi Laz..
Amaç sadece kendisi gibi olmayanları dışlamak, küçük düşürmek ve kendisi gibi olmaya zorlamaktır. İnsanları küçümseyerek onlara kendi soylarını unutturmaktır. Çoğu yerde başarılmıştır da…
Köylü islamı - şehirli islamı meselelerinden önce köylü milliyetçiliği hastalıkları tedavi edilmeli. Eğer köylü islamı diye bir şey varsa bu sadece taşra zihniyetinin bir ürünüdür. Taşra zihniyetinin o kadar çok kötü sonuçları vardır ki bütün bunların bırakılıp köylü islamı ile uğraşılması yanlıştır. Bataklığı kurutmak gerekirken tek tek sivrisineklerle uğraşmak abestir.
Barış ve Emniyet
Gece yarısı vakti bakkala gitmem gerekti. Bizim burada 24 saat açık dükkânlar çoktur. Benim sigaramdan sadece son duraktaki bakkalda satıldığı için oraya yürüdüm. Oranın asıl adı kilise meydanı olup biz Türk halkı bu adı kullanmayı sevmeyiz. Bu yüzden kimse de bu adı bilmez. Herkes son durak der. Herkes beni ard niyetli sanmasın diye ben de ister istemez son durak derim. Zaten o ad eskimiş ve unutulmuştur.
Dönüşte üç adamın Rumca şarkı söyleyerek keyifli keyifli yürüdüğünü gördüm.
Rumların kendilerini emniyette hissettiklerini görmek güzel ve sevindirici bir şey. Bu muhit ne de olsa adamların anavatanı. Millî türkülerini veya dini ilahilerini elbette söyleyecekler. Bu onların en doğal hakları.
Demek ki adamlar kendilerini emniyette hissediyorlar.
Aslında kılık kıyafetlerinden anladığım kadarıyla bunlar Yunanistan’dan gelen turistlerdi. Anlaşılan anne babalarının veya dedelerinin bir zamanlar yaşadıkları veya hatta çocukluklarında yaşadıkları mahalleyi geziyorlar. Birinin başında Kapalıçarşı’da satılan işlemeli bir fes vardı.
40 yıldır Kurtuluş’ta yaşarım ilk defa sokakta Rumca şarkı söyleyen Rumlara rastladım. Daha önce sadece Rumca konuşmalar duymuşumdur. Çocukluğumda çok daha fazla Rum vardı. Hemen hepsi Yunanistan’a gitti. Şimdi tek tük var. Şimdi o gidenlerin çocukları veya torunları dini bayramlarında buraları ziyarete gelirler. Muhtemelen burada akrabaları vardır. Akrabaları olmayanlar bile kendi dini bayram tatillerinde otobüslerle kafileler halinde gelirler kiliseleri dolaşırlar.
Şükran Günleri
Yabancı bloglarda rastlıyorum: Hırıstiyanlıkla ilgili Şükran Günü kutlamaları blogculuğa girmiş ve (sanıyorum) değişmiş. Son günlerde bloglarda birileri birilerine teşekkürlerini sunuyor.
WordPress ekibine teşekkürler yağıyor. İlginç. Hiç araştırmadım ama şükran gününde Allah’a şükran sunmak, O’nu hamd ile tesbih etmek gerekmiyor mu?
Zamanla insanlar dini kendi kültürlerinin bir parçası haline getiriyor. Bizde de var. Ramazan Bayramı Allaha şükür ile Allah rızası için tebrikleşme kutlaşma günleri olacakken örf halini aldı ve adı da Şeker Bayramı oldu. Türkiye’de bütün müslümanlar böyle yapmıyor ama oldukça yaygınlaştı.
Ramazan ve Kurban Bayramları tatil günleri ise bazı çevrelerce pahalı tatil yerlerine gitmek için fırsat olarak görülüyor. Bayramlaşmak bir şekilde devam ediyor ama basit kutlama mesajlarından ibaret bir şey oldu.
Okula Giden Kitap Düşmanı Oluyor!
Bir arkadaşım vardı. İlkokuldan sonra hiç okula gidememiş. Gidememiş ama bu arkadaş çok kafalıydı. Çok kitap okurdu. Okula devam etseydi sanıyorum kitap okumaktan nefret edecekti. Sizin de tanıdığınız benzer kişiler olmuştur. Okula devam edememiş, içinde bir ukte kalmıştır. Aslında bir bakıma bu kendisi için daha hayırlı olmuştur çünkü kitap okuma, düşünme, yorum yapma hassaları bizim berbat eğitim sistemimiz tarafından mahfedilmemiştir. Bu yüzden bu kişiler şanslıdır. Kendilerini yetiştirmiş, saygın birer meslek sahibi olmuşlardır. Çevrelerinde saygı duyulan kişiler olmuşlardır.
Rahmetli babamın da biraz böyle bir yönü vardı. İlkokuldan sonra okuyamamış ama ben bildim bileli elinden kitap, gazete düşmeyen bir insan olmuştur. Evde olduğu zamanlar saatlerce gazete okurdu kitap okurdu. Çevresinde çok saygı duyulan bir insandı. Dükkânında boş kaldığı zaman hep gazete okurdu.
Bizimki gibi bir eğitim sistemimiz olunca, dışarıda kalanların zihinleri özgür oluyor. Tabii çevre faktörü de önemli. Yeter ki okuyan, düşünen arkadaşları olsun. Öyle olunca okullarda eğitim görenlerden çok daha fazla okuma düşkünü oluyorlar.
Sıfırdan İngilizce Dersleri
2008 Nisan ayında başlayıp çok ihmal ettiğim İngilizce derslerine devam ediyorum. Önceki dersler genel taktiklerden ibaretti. Şimdi esas derslere “sıfırdan” başladım.
Bu dersler aslında bir şekilde İngilizce dersleri alan kişilere takviye mahiyetindedir. Bu yüzden konular sade ve kısa olarak işleniyor ama hiçbir şey atlanmıyor. Alıştırmalar yok, telaffuzlar yok. Bunun dışında en ince ayrıntısına kadar her bilginin her kuralın üstünde durulacak.
Derslerimin okul öğrencilerine, İngilizce kurslarına devam edenlere çok büyük faydası olacağına inanıyorum. Tavsiye ederim. Sıfırdan başladım. İngilizce öğrenmekte olanlar bu bilgileri hafife almasın.
Siteye ulaşmak için tıklayın:
>>>>> İngilizce Dersleri
İngilizce öğreten sistemlerde seviye sayıları değişiyor. Gerçekte 6 ana seviye vardır. Bazı kurslar 20’ye bölmüş. Yanlış değil. Belki kolaylaştırmak için daha iyi bir yoldur. Ben 6 ana seviyeye sadık olarak yani 6 seviyeyi bölmeden devam edeceğim.
Bir yabancı dil öğrenmeyi çoğu kişi “bilgi edinmek ve bilgi ezberlemek” diye düşünüyor çok da aldanıyor.
Hep söylerim: Yabancı dil öğrenmek fiziksel beceriler sınıfına girer. Nasıl ki karate kursuna giderseniz bir kenarda seyirci kalmakla ve bilgileri yazıp ezberlemekle asla dövüşçü olamazsınız, karateci olamazsınız; aynen onun gibi sadece seyretmekle, dinlemekle, okumakla, yazmakla İngilizce konuşamazsınız. Mümkün değildir. Öğreneceğiniz İngilizce sizin için sadece ölü bir dil olarak kalır. Yazı dilinden ibaret kalır.
O halde ne yapacaksınız? Konuşma çalışmalarına en büyük ağırlığı vereceksiniz. Bunun başka yolu var mı? Kesinlikle yok. Çünkü dans gibi, karate gibi fiziksel bir beceridir. Sinir sisteminize yerleştirmek zorundasınız.
Türkçe Newsweek
75 yıldır; 1933’ten beri haftalık olarak yayımlanmakta olan dünyaca meşhur ve çok tutulan Amerikan Newsweek dergisi artık Türkçe olarak da basılıp dağıtılyor. İlk sayısı yarın (27 Ekim 2008, Pazartesi) piyasaya çıkıyor.
Uzun zamandır konuşulan yazılan bir şeydi ama şimdi artık bütün çalışmalar bitti, yarından itibaren her hafta isteyen herkes dergiyi herkes alabilecek.
Bu işi Ciner Medya Gurubu gerçekleştirmiş. Böylece Türk medyasında bir kez daha büyük bir başarıya imza atmış oluyorlar.
Haberi HaberTürk kanalından işittim. HaberTürk de Ciner Medya Gurubuna ait bir televizyon haber kanalı.
Burbuçe Ruşiti
Onu 90’lı yıllarda eski Yugoslavya’da savaş varken bizim NTV televizyonunun Kosova veya Priştina savaş muhabiriydi diye hatırlıyorum.
Çok kötü şartlarda ve her an ölüm tehlikesi altında Priştina’dan bizi bilgilendirirdi. Televizyonda onu büyük bir heyecanla dinlerdik. Allah korusun diye dua ederdik. Yaşadığı yörenin Türklerine özgü Türkçe aksanıyla konuşması bize sempatik gelirdi. Ö harflerini Ü olarak telaffuz ederdi.
Yıllar geçti, savaş bitti. Burbuçe hanımdan yaşadıklarını yazmasını ve Türkçe bir kitap haline getirmesini istemişlerdi. Kendisinin hayreti hâlâ aklımda. “Ben Arnavut’um. Türkçeyi iyi bilmem. Güzel yazmaktan anlamam. Türkçe yazma kurallarını bilmem…” gibi şeyler demişti. Yazmasına yönelik ısrarın büyük olduğunu hatırlıyorum.
* * *

Kitap - Burbuçe Ruşiti
Yukardaki satırları birdenbire, hatırladığım gibi yazdım. Aşağıdaki ayrıntılı bilgiler içeren bölümü ise sonradan, Google araştırmalarım sonucu hazırladım. Hiçbir yeni bilgi yok. Tümü 1999 yılına aittir.
* * *
Biraz araştırdım, ne yazık ki çok az veri var. Anladığım kadarıyla, NTV-MSNBC haber kanalına arada sırada eskisi gibi Priştine’den haber gönderiyor.
1999 yılında Hakkı Devrim tarafından yazılmış bir yazı buldum. Hakkı Devrim Burbuçe Ruşiti ile ilgili yazısında onun hakkında şu bilgiyi vermiş.
Ruşiti mükemmel bir Balkan muhabiri. Türkçe ve İngilizce’den ve anadili Arnavutça’dan gayri Boşnak, Makedon, Sırp-Hırvat dillerini biliyor. İşin başında savaş muhabirliği yapmış olması az tecrübe sayılmaz. Bence en önemlisi, okul yıllarında başladığı gazeteciliği seviyor. Bakın bunu ilk bakışta anlarım.
Hakkı Devrim’e teşekkürler. Yazısından minik bir alıntı daha:
“Cenaze türeninde…” diyordu; “Küylülerden alınan bilgilere güre…” diyordu; “Kümür madenlerinde çok ülü vardır…” diyordu.
Yazısının tamamı için >>>buraya<<< tıklayın. Bu yazısı sadece Burbuçe Ruşiti hakkında değil, Cumhuriyet tarihimizle de ilgili. Ve ayrıca tek partili dönemdeki sığ ve üzücü eğitim anlayışımızı da dile getirmiş. Bu konularda yazdıkları çok şaşırtıcı gerçekler. Garip ama gerçek.. Üzücü gerçeklerden.. İnsan inanamıyor. Yani dünyadan da kendimizden de bîhabermişiz. Öyle bir temelden sonra bugün içine düştüğümüz karmaşalar artık bana normal geliyor. Her neyse…

Yazısından anladığıma göre Burbuçe Ruşiti yukardaki ilk satırlarımda bahsettiğim Türkçe kitap yazma teklifini kabul etmiş ve yazmış galiba. Bulup okumak lâzım. Belki kendi dilinde yazmıştır, Türkçeye tercüme edilmiştir. Olabilir.
Kitap hakkında bilgi buldum.
Burbuçe Ruşiti’nin “Kokunu Özledim Kosova” adlı kitabının arka kapak yazısı:
NTV ekranlarından Kosova felaketinin gelişini, tırmanışını günü gününe Türkiye’ye ve dünyaya aktaran Burbuçe Ruşiti bizi alıyor, yüzyılımızın en ağır insanlık dramlarından birinin yaşandığı Kosova’ya götürüyor.
Kosova’yı yürekli bir savaş muhabirinin, annenin, son derece duyarlı bir kadının, tarafsız bir gözlemcinin ve bir Kosovalının bileşik merceğinden görüyor, yaşıyor, anlatıyor.
Günümüz ve geçmiş, barış ve savaş, deneyim ve olayların nesnel aktarımı içiçe geçiyor öyküsünde.
Kosova’nın toplumsal ve kişisel zamanları, Ruşiti’nin geniş açılı objektifinde birlikte akıyor.
Bu bilginin alındığı sayfa için tıklayın: <<<>>>
Durun daha bitmedi! Burbuçe Ruşiti ile yapılmış çok önemli bir röportaj buldum.
Röportaj yapanın bir sözünden alıntı:
Yüzünde hüznün ve acının izlerini taşıyor. Konuşurken gözleri doluyor hep. İsmi, Burbuçe Ruşiti. İki çocuk annesi, Priştine’li bir gazeteci. Burbuçe, bende hep çiçeği çağrıştırdı. Burbuçe, olsa olsa bir çiçek ismidir diye düşünürdüm. Düşündüklerimi Burbuçe Ruşiti’ye de anlattım. Şaşırdı. Meğer Burbuçe, “gonca gül” demekmiş.
Evet, o yıllar ben de “Burbuçe” denince çiçek ismi diye düşünürdüm. Doğruymuş.
Röportajın tarihi: Eylül-1999 / Yazar: Yalçın Çetinkaya / Gazete: Yenişafak
Buradan B. Ruşiti hakında kısa bir tanım:
Burbuçe Ruşiti, yüksek öğrenimini Arnavut ve İngiliz edebiyatı dallarında tamamlamış. Genel filoloji alanında master derecesi var. Ninnileri işlemiş tezinde. Birçok gazete, dergi, radyo ve televizyonda çalışmış Burbuçe Ruşiti. Şu anda bölgeyle ilgili NTV, BBC ve Deutsche Welle’ye haber ve yorumlar ulaştırıyor, yaşadığı savaşı ve Kosova halkının uğradığı “soykırım”ı dünyaya anlatmaya çalışıyor. Ana dili olan Arnavutça’nın yanısıra İngilizce, Türkçe, Sırpça, Hırvatça, Boşnakça ve Makedonca biliyor.
Röportajı okumak için >>>buraya<<< tıklayın. Gerçekten çok önemli ve değerli bilgiler içeriyor. İnşallah yenişafak gazetesi bu değerli sayfayı silmez. Yalçın Çetinkaya’ya ve Yenişafak gazetesine teşekkürler.
***Son olarak:
Millyet/Kitap web sayfasından şu eski yazıyı buldum:
Burbuçe Ruşiti
Kokunu Özledim Kosova
Kosova olaylarının içinde yaşayan NTV muhabiri Burbuçe Ruşiti, duygu dolu kitabında Kosova faciasını anlatıyor. Günümüzü ve geçmişi, barış ve savaşı, kişisel deneyimlerini ve olayları akıcı bir dille harmanladığı kitapta Ruşiti, 20. yüzyılın son günlerinde büyük bir felaket yaşayan ülkesinin geçtiği bu dönüm noktasını şimdiki ve gelecek kuşaklar için kayda alıyor.
Ne yazık ki “Dünya tarihinin en önemli gazetecilerinden biri olan Burbuçe Ruşiti” hakkında Türk web dünyasında bu bulabildiklerimden daha başka “kayda değer bilgi” bulamadım. Üzücü bir durum.
O hem milleti için çırpınan bir gazetecidir, hem dünyada pekçok haber ajanslarına bilgi sunmuş olan bir savaş muhabiridir. Şimdi nerede nasıl yaşıyor hakkında bilgi bulmam mümkün olmadı. Belki Arnavutça bilenler Kosova’ya ait internet web sayfalarından çok ayrıntılı bilgilere ulaşabilirler.
Osmanlı’yı seven ve Osmanlı’nın bir parçası olduğuna inanan bir milletin bir ferdidir.
Çiğdem Talu
Çiğden Talu Çiğdem Talu ne güzel demiş:
Herkes bir şey aldı götürdü benden
Kimi bugünlerimi
Kimi yarınlarımı
Kimi en güzel anılarımı
…
Çiğdem Talu şimdi birdenbire aklıma geldi yazdım bir şeyler. Allah rahmet etsin. Ne kadar duygu yüklü bir insandı.
Çocukluğumda hep düşünürdüm derdim ki duygularıma tercüman oluyor.. Sonra anladım meğer herkes öyle dermiş. Sonra anladım meğer yokmuş birbirimizden farkımız.
Rahmetliyi görmemişimdir sesini dahi bilmem. Onu sadece Erol Evgin’in şarkılarından biliyorum. Erol Evgin’in söylediği şarkıların sözleri Çiğdem Talu’ya aitti. Beste ise Melih Kibar‘a. Söz, müzik ve seslendirme açısında bu üçlü Türk müzik tarihine çok değerli bir iz bıraktı.
Ne gariptir ki anılarım kategorisinin ilk yazısında Çiğdem Talu’yu andım. Demek rahmet istedi rahmetli. Tekrar Allah rahmet etsin diyorum.
Ruhuna El-Fatiha.

Bir de Google’a soralım muhakkak onun da arşivinde vardır bir şeyler.
İşte Çiğdem Talu’nun bazı şiirlerinden seçtiğim birkaç söz aşağıda… Büyük şairmiş rahmetli. Biraz Yunus Emrevari, biraz Yahya Kemal gibi.
(Aşağıdaki bölüklerden her biri farklı bir şiirinden alınmıştır.)
Yalnızlık yolcusu gönlüm
Bir garip seyyahım ama kendime göçerim
* * *
Hani bir yağmur yağar da bazen
Hani gök gürler ya arkasından
Hani şimşekler çakar peşinden
İşte öyle birşey
* * *
İşte o an bir fırtına kopar
Sanki o an yer yerinden oynar
Kül rengi bir akşam vakti
Kaybolan renkler misali
Kaybolur gider gözümde dünya
* * *
Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor
Nerde nasıl yaşarım bir de bana sor
Evlerin ışıkları bir bir yanarken
Bendeki karanlığı gel de bana sor
* * *
Günahlarımla
Sevaplarımla
Aldım başımı
Gidiyorum
Şiirleri tamam olarak okumak isteyenler >>buraya<< tıklasın.
Emeklilerin Teşekkürü
Şişli ilçesinin her yerinde sık sık Sarıgül’e teşekkürler levhaları, afişleri ile karşılaşabilirsiniz. Her an her yerde olabilir.
Derin ve titiz bir solcu arkadaşım halkın bu minnettarlığını kabul edemiyor. Halkın parası ile halka yapılan hizmetler için halkın bu şekilde minnettar olmasını mantıksız buluyor.
Ona dedim ki halkımız böyle alışmış. Başlarında bir “başbuğ” olacak, halkı şu veya bu şekilde besleyecek. Bizim binlerce yıllık bir kültürümüzdür bu.
Bizim insanımız kendisini yönetmekten acizdir. Koyun sürüleri gibidir.
Örgütlenemez, kendi kendisini yönetemez.
Demokrasimiz de yalan cumhuriyetimiz de yalan.
Feriköy Emekliler Evi, Şişli |
Fotoğrafta Feriköylü emeklilerin teşekkürü. Emekliler için yapılmış olan sosyal bir tesis için Şişli’nin Feriköy semti emeklileri Mustafa Sarıgül’e minnetlerini böyle ifade etmiş.
Şişli ilçesinde 14 tane emekliler için hazırlanmış tesis varmış. Tesisler devlet tarafından değil ilçe belediyesi tarafından yapılıyor ve yönetiliyormuş. Çay, kahve, gazete vesaire emekli vatandaşlara ücretsiz olduğu gibi geziler, çeşitli aktiviteler için emeklilerden para alınmıyormuş.
Google’dan araştırdım Feriköy Emekliler Evi’nin konu edildiği Sosyal Güvenlik Yasası ile ilgili bir yazı dikkatimi çekti.
Yazının bir kısmı:
Celal Pir: … …. Neden burayı seçtik burası hakikatten içimizi ısıtan bir yer. Yıllarca bize hizmet etmiş topluma hizmet etmiş kişilerin emekli olduktan sonra en azından gidebilecekleri kalabilecekleri birlikte keyifli vakit geçirebilecekleri mekânlar. Bunu devlet yaratmamış ama yerel yönetimler bu işe el atmış. Bunlardan Şişli’de 14 tane var ve hepsi hınca hınç dolu. Çok keyifli atmosfer yaşanıyor burada çok keyifli günler geçiriyor emekliler. Tabi devletin sağladığı sosyal imkânların yanı sıra yerel otoritelerin sağladığı sosyal imkânlar da onları mutlu ediyor. Neden mutlu ediyor burada sadece sabah akşam sabah 8 akşam 8 oturup kalkmak yok burada sohbet var dostluk var birlikte İstanbul dışına gitmeler kent dışına gitmeler gezmeler var ama para yok. Burada kütüphane var burada gazete var burada çay var ama para yok. Her şey hayırseverler tarafından organize ediliyor ve yerel yönetim imkanlarıyla emeklilerin hizmetine sunuluyor. Bu çok özel bir durum. Türkiye’de her yer böyle değil keşke her yer bunun gibi imkânlarla dolup taşsa. Biz neden buradayız esas konumuza gelelim. Biz buradayız çünkü yeni sosyal güvenlik yasasıyla birlikte ortaya çıkan tabloyu ele alcağız. Yeni sosyal güvenlik yasasıyla birlikte acaba bundan sonra ne diyeceğiz. Acaba bundan sonra kimimize göre söylendiği gibi mezarda mı emekli olacağız. … …
Bu yazının devamı için buraya tıklayın: <<<< >>>
