‘Tarih’ Kategori Arşivi
Halifeliğin Kaldırılması
HALİFELİK 3 MART 1924 TARİHİNDE RESMEN KALDIRILMIŞTIR
Sebep neydi? Bakalım Atatürk ne demiş:
Millete anlattım ki, İslâmşümul bir devlet tesis etmek vazifesiyle mükellef tahayyül edilen bir halifenin vazifesini ifa edebilmesi için, Türkiye Devleti ve onun bir avuç nüfusu, halifenin emrine tabi tutulamaz. Millet, buna razı olamaz! Türkiye halkı bu kadar azîm bir mes’uliyeti, bu kadar gayr-ı mantıkî bir vazifeyi deruhte edemez.
Milletimiz asırlarca, vahi nokta-i nazardan hareket ettirildi. Fakat ne oldu? Her gittiği yerde milyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde kavrulup mahvolan Anadolu evlâtlarının miktarını biliyor musunuz? dedim. Afrika’da tutunabilmek için ne kadar insan telef oldu, bunu biliyor musunuz?! Ve netice ne oldu görüyor musunuz?! dedim.
Halifeye, dünyaya meydan okutmak ve onu umum İslâm umuruna tasarruf sahibi kılmak fikrinde olanlar, bu vazifeyi yalnız Anadolu halkından değil, onun sekiz on misli nüfustan mürekkep olan büyük İslâm kütlelerinden talep etmelidir! Yeni Türkiye’nin ve yeni Türkiye halkının, artık, kendi hayat ve saadetinden başka düşünecek bir şeyi yoktur.. Başkalarına verebilecek bir zerresi kalmamıştır! dedim.
Ne kadar anlamlı. Bakın ne diyor: “Türkiye halkının başkalarına verebilecek zerre miktar gücü, varlığı kalmamıştır!!!”
Atatürk’ün bu fikrinde akıl var, mantık var, insaf var, şefkat vat. Bir avuç Anadolu halkı.. mahvolmuş.. her şeyini kaybetmiş.. Bütün dünya müslümanlarına yardıma koşacak ne hali kalmış ne de maddi gücü!
Doğru değil miydi? Halife bütün dünya müslümanlarının başı; onları her türlü zorluktan kurtarmakla sorumlu kişidir. Sorumluluğu çok büyüktür.
Elinde hiçbir şeyi kalmamış yeni Türkiye halkı nasıl dünyanın her yerindeki müslümanların yardımına koşabilirdi?
Yine Nutuk’ta Atatürk’ün halfelik ile ilgili sözleri
Millete şunu da ihtar ettim ki kendimizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakikî mevkiimizi, dünyanın vaziyetini tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felâketler yetişir! Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz!
Kaynak: NUTUK, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara - 1989
Halifelik “şimdi” tekrar olabilir mi?
Halifeliğin tekrar olması gerektiğini savunanlar iyice düşünmeli. Biz daha PKK ile baş edemiyorken Irak’taki Müslümanları ABD’nin zulmünden, Filistin’deki Müslümanları İsraillilerin zulmünden hangi güçle, hangi imkânlarla kurtarabiliriz?
ATATÜRK HALİFE OLSAYDI
Hilafet makamının korunup devam ettirilmesinde dinî ve siyasî çıkarlar ve zaruret bulunduğunu öne sürenlere Atatürk’ün verdiği cevap…
(Bu cevabı Atatürk’ün kendi orijinal sözleriyle Nutuk’tan yazmak isterdim ama Osmanlıca’nın bu sözlerde çok ağır basması yüzünden kimse anlamaz. Onun için özetleyerek anlatmayı tercih ettim.)
Zamanın İslam âlimleri sınıfından bir zat (Rasih Efendi) Kızılay adına Hindistan’da bulunan bir heyette imiş. Bu kişi dönüşte Mısır’a da uğramış. Döndüğünde Atatürk’le görüşerek seyahat ettiği ülkelerdeki müslümanların Atatürk’ün halife olmalarını isteklerini Atatürk’e iletmiş.
O ülkelerdeki İslam konusunda yetkili kişiler bu konuda bu âlim zatı Atatürk’e dileklerini iletmede tebliğ etmede vekil tayin etmişler.
Atatürk o görüşmede Rasih Efendi’nin tebliğinden sonra, o kişilerin teveccüh ve sevgilerinden dolayı teşekkür ederek şu cevabı vermiş:
Zat-ı âliniz din âlimlerindensiniz. Halifenin devlet lideri olduğunu bilirsiniz.
Başlarında kralları, imparatorları olan tebaanın bana ilettiğiniz arzu ve tekliflerini ben nasıl kabul edebilirim? Kabul ettim desem buna o halkların yöneticileri razı olur mu?
Halifenin bütün emirleri yasaklamaları yerine getirilir.
Beni halife yapmak isteyenlerin emirlerimi yerine getirmeye güçleri var mıdır?
Dolayısıyla zemini dayanağı olmayan, varsayılan bir sıfatı takınmak gülünç olmaz mı?
Nutukta kendisi Rasih Efendi’ye verdiği cevabı bu kadar anlatmış. Sonra ise konu ile ilgili sert sözlerini ifade etmiş. Sözler uzun olduğu için devam edemiyorum.
Tercümemden şüphelenenler için kaynak bildireyim yanlışım varsa düzeltilebilir:
NUTUK, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara – 1989.. Sayfa: 565
Atatürk ve Lâtife hanım Evliliği
Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Latife Hanım 29 Ocak 1923’te evlenmişler.
Tanışmaları:
11 Eylül 1922’de, Türk ordusunun İzmir’e girişinin ikinci günü Başkumandan Mustafa Kemal’in şehre geldiğini duyunca Lâtife Hanım karargâha giderek kendisiyle tanıştı ve güvenlik gerekçesi ile karargâhını babasının Göztepe’deki köşküne taşımasını teklif etti. Aile, Atatürk’ü 20 gün köşklerinde ağırladı.
Evlenmeleri:
Bu tanışmadan sonra haberleşmeleri devam etti. Bir süre sonra Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım da, sağlık sorunları nedeniyle İzmir’e gittiğinde köşkte ağırlandı. Zübeyde Hanım’ın 14 Ocak 1923’te ölümü üzerine İzmir’e giden Mustafa Kemal ile Latife Hanım 29 Ocak 1923’te Muammer Bey’in evinde, sade bir nikâhla evlendiler. Bu, nikâhta kendileri de bulunduğu için dönemin âdetlerine uymayan bir törendi. Mareşal Fevzi Çakmak ve Kâzım Karabekir Mustafa Kemal’in, Mustafa Abdülhalik Renda ile Salih Bozok ise Latife Hanım’ın tanıkları idi. Nikâhta Atatürk mihir olarak Lâtife Hanım’a 10 dirhem gibi çok az bir para vermiş. Bunun sebebini kadın – erkek arasındaki eşitliğin gözetilmesi şeklinde yorumlayanlar olmuş.

Atatürk’ten anlamlı evlilik hediyesi:
Bu hediye, Atatürk’ün savaşlarda boynunda taşıdığı, kibrit kutusu kadar büyüklükte bir altın muhafaza içinde bulunan el yazması bir Kur’an-ı Kerim imiş. Bunu Latife Hanıma verirken, “Bu seni korusun” demiş.
Evlendiklerinde Latife Hanım 24, Atatürk ise 41 yaşındaymış.
Boşanmaları: Evlilikleri iki yıl sürmüş. Atatürk’ün Fikriye adında bir kadını sevdiği, kadının 1924’te öldüğü veya öldürülmüş olabileceği anlatılıyor. Ölse de Latife hanım gibi kuvvetli ve değişik bir kişiliği olan bir kadın bunu affedemiyor. Zaten son zamanlarda Latife Hanımın Atatürk’le olan işbirliklerinin, Latife Hanımın her konuda söz sahibi olmak gibi eğilimlerinin Atatürk tarafından azaltılması, engellenmesi Latife Hanımı yeterince üzmüş, rahatsız etmiş. Aralarında başka tatsız olaylar da yaşanmış. Fikriye Hanım ise, Latife Hanım’ın tabiriyle “bardağı taşıran son damla” olmuş ve boşanmak istemiş. Boşanmayı ilkin Latife Hanım istemiş. Atatürk ise, İslami boşanma kurallarına göre Latife Hanımı nikahından çıkarmış. Boşanmaları Medeni Kanunun yürürlüğe girmesinden birkaç ay önce gerçekleşmiş. Yoksa boşanmaları daha değişik yolla olacaktı. Latife Hanımın boşanmasından yıllarca sonra söylediği bir söz: “Şimdiki aklım olsaydı başka türlü idare ederdim. Çevrede o kadar yiyici vardı ki, ben de çok toydum, mücadele edemedim.” Latife Hanım hakkında kısaca bilgi edinmek için şu linki tıklayın: Vikipedi – Latife Uşşaki
Notlar:
1- Bu yazımı çeşitli kaynaklardan derleme bilgilerle kendime göre hazırlayarak ilkin 29 Ocak 2007 tarihinde eski blogumda yayımlamıştım.
2- Yukarda benim yazdığım bilgileri çok daha fazla ayrıntılı okumak için İpek Çalışlar’ın “Lâtife Hanım” adlı kitabını alabilirsiniz.
3- Söz konusu kitabın güzel bir özetini şu blog sayfasından okuyabilirsiniz: Blogcu Alhaz – Lâtife Hanım
4- Aşağıdaki yorumlardan “gkatekana” rumuzlu bir okuyucunun yazdığı yorumda kitap hakkında ve Lâtife Hanım hakkında iligi çekici fikirler bulabilirsiniz.
Harf Devrimi
1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında kanun” kabul edildi, sonra Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde Arap harfleri yerine Lâtin harflerinin kullanılması için gereken çalışmalara başlandı. Bu sürece “Harf Devrimi” diyoruz.
Günümüzde hâlâ harf devrimine karşı olanlar var. Oysa önemli olan dildir. Harfler değil dil önemlidir. Harf devrimi ile yetinilmemiş, dilimizdeki Arapça ve Farsça onbinlerce kelime Türk halkına unutturulmuştur. O kelimelerin yerlerine yenileri getirilmediği için şimdiki dilimiz eskiye göre son derece sığdır ve oldukça fakirdir.
Harf Devrimi bizim için gerekliydi. Çünkü Arap harfleri Arapça için mükemmeldir. Türkçe için hiç uygun değildir.

Öte yandan, Harf Devrimi kültürümüze hiç bir şey katamadı. Arap alfabesinden çok daha zor alfabeler var. Örneğin Japon ve Çin alfabeleri. Japonlar harflerini bırakmadı da geri mi kaldı? Bize göre ne kadar çok ilerlemiş olduklarını görüyoruz. Yani Harf Devrimini çok büyütmemek gerekiyor.
Atatürk’ün devrimleri gerçekleştirmesinden alacağımız dersler var. Atatürk’ün kişisel özellikleri, karakteri bizim için iş alanından özel yaşama kadar örnek alınması gereken harikalıklarla doludur.
Aşağıda Harf Devrimi ile ilgili yazıyı okuyalım düşünelim.
Harf Devrimi ile ilgili bir anıda, Atatürk’ün etkin yaptırım gücünü biraz olsun anlamak mümkün. 1971′de ölen gazeteci ve yazar Falih Rıfkı Atay’ın anlattıklarına dikkat edin. Bakın Atatürk insanları ne kadar iyi tanıyor ve nasıl tedbirli davranıyor:
Yeni Türk alfabesinin ilk biçimlerini kendisine götürdüğüm zaman, Komisyonun en aşağı beş yıllık bir geçiş dönemi düşündüğünü söylemiştim. Gazeteler önce birer sütunlarını yeni harflere ayıracaklar, yavaş yavaş bu sütun sayısı artacak, sonunda bütün gazeteler yeni harflerle çıkacaktı. Okullar için de buna benzer basamaklı yöntemler düşünmüştük.
Dikkatle dinledikten sonra bir daha sordu:
- Demek beş yıl düşündünüz?
- Evet!
- Üç ay! dedi.
Donakaldım, üç ay! Üç ay içinde bütün memleket yayını Lâtin harfleriyle değişecekti. İlâve etti:
- Ya üç ayda uygulayabiliriz, yahut hiç uygulayamayız. Sizin Arap harflerine bırakacağınız sütunlar yok mu, onların adedi bire de inse, herkes yalnız o sütunu okur ve beş yıl sonra, tıpkı yarın başlar gibi başlamaya zorunlu kalırız. Hele arada bir buhran, bir savaş çıkarsa attığımız adımları da geri alırız.
İkiz Kuleler
11 Eylül 2001 tarihinde ABD’deki ikiz kulelere uçaklarla saldırının bugün sekizinci yıldönümü.
1071 Malazgirt Zaferi
Malazgirt Savaşı 26 Ağustos 1071 Cuma günü, Büyük Selçuklu Devleti Hükümdarı Alparslan ile Bizans İmparatoru 4. Diyojen komutalarındaki iki ordu arasında olmuş.
Ayrıntıları Vikipedi’den >>> okuyabilirsiniz.
Diyojen’in çeşitli kavimlerden oluşan askerleri arasında bazı Türk boylarından ve Ermenilerden askerler de bulunuyormuş. Diyojen’in ordusundaki Türkler savaş esnasında karşı taraftan duydukları Türkçe komutları duyarak, Ermeniler ise çok yakın bir zaman önce Diyojen’in Sivas’ta katlettiği soydaşlarının acısı etkisiyle, yenilecekleri işleri bitecekleri esnada hemen Türk ordusu tarafına teslim olmuşlar. Aslında Ermeni askerlerin kaçtıkları yazıyor ama her taraf kuşatılmış, kaçacak yer olmadığı da yazıyor. O halde onlar da teslim olmuştur.
Diyojen’in ordusu 250 bin kişi kadar, Alparslan’ın ordusu ise 50 bin kişi kadarmış.
Allah’ın yardımını ve o zamanki Türklerdeki temiz Müslümanlığı unutturmak istercesine Türk tarafı niçin savaşı kazandı diye başka sebepler aranıyor. En başta Türklerin ustaca savaş taktikleri, sonra Bizans ordusunun üstlerinde güçlükle taşıyabildikleri savaş giysileri sebep olarak gösteriliyor. Son olarak da hiç direnmeden saf değiştiren, Türk ordusuna teslim olan Bizans ordusundaki Türkler ve Ermeniler sebep gösteriliyor.
Çanakkale’de bunların hiçbiri yoktu yine mucize kabilinden bir başarı ile savaşı kazandık. Müslümanlar Allah yolunda şehit olmak için savaşır. Başka bir şey için değil. Bunu iyi bilen Atatürk “Size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum!” diyerek ordumuzun maneviyatını güçlendirmiş, askerlerimiz Allah Allah Allah diyerek düşmanın üstüne “ölmeye” koşmuştur. Burada şehit olma arzusu kuvvetli bir CEZBE halini almış. Ne mutlu o askerlere ki kendilerine şehit olma cezbesini aktif hale getirebilmeyi başaran Atatürk gibi bir komutanları varmış ve de ne mutlu Atatürk’e ki öyle bir ordunun komutanı olmuştur.. Son olarak ne mutlu bize ki “iman kuvvetimiz” ile Allahın yardımı ile başarabildiğimiz gerçekleştirilmesi imkânsız zaferlerle dolu bir geçmişimiz var. Onların tertemiz Müslümanlığını örnek alırsak tabi..
Günümüzde kaç gencimiz var ki askere giderken kafasında “bir an öce bitse de filan hayallerimi gerçekleştirsem” düşünceleri geçmiyor da “inşallah Allah yolunda şehit olurum” diyor?
Günümüzde kaç anne var ki oğlunu askere gönderirken arkasından “ya şehit olsun ya gazi” diye dua ediyor? Bu özelliklerimiz mazide kalmış.
Öte yandan günümüzde bize “düşman” olan ve “düşman” gösterilen, kendileriyle savaşa itildiğimiz kişiler de müslüman oğlu müslüman. Bu ise içinde bulunduğumuz halin en acı yönü.
Tatavla
Kurtuluş, eski adı Tatavla; İstanbul’un en eski merkezî yerleşim bölgelerinden biridir. Eskiden Rum mahallesi imiş. 1900′lü yılların başlarındaki çok büyük bir mahalle yangınından sonra adı Kurtuluş olarak değişmiş. Fotoğraftaki bina ben bildim bileli bu haldedir. Milletçe tarihi değerlere hiç ama hiç saygımız yok.

Kabotaj Bayramı
Kabotaj Bayramımız Kutlu Olsun
Bugün 1 Temmuz 2008, karasularımızda yabancı bayraklı gemiler ve personelin çalışmasını yasaklayan ve sadece Türk Bayraklı gemilerin ve Türk vatandaşlarının çalışmasına imkân veren KABOTAJ KANUNU’nun yürürlüğe girişinin 82. yıldönümüdür.
Söz konusu Kanun 19 Nisan 1926′da TBMM’nde kabul edilmiş ve 1 Temmuz 1926′da yürürlüğe girmiştir. Ulusal Kurtuluş ve Bağımsızlık Savaşı sonrasında Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Anlaşması ile kapitülasyonların kaldırılması, bu anlaşmadan 3 yıl sonra yürürlüğe giren Kabotaj Kanunu’nun doğuş nedenidir.
Nazım Hikmet’in Ölüm Yıldönümü
Nazım Hikmet Ran (1902 – 1963) hakkında derin araştırmalar yapmayı hep istemişimdir ama bir türlü nasip olmamıştır. Onun hakkında bilgilerim az. Az bilgilerime birkaç şey eklemek için internetten küçük bir araştırma yaptım. Eski ve yeni bilgilerim ışığında yazdıklarım:
1- Atatürk’ün istiklâl mahkemelerinde sürüm sürüm süründürülmüştür. Birkaç defa yıllarca hapis cezası çekmiş. Genelde kaçak gibi yaşamış. Çünkü hep takip ediliyormuş. Türkiye’den kaçmayı kurtuluş sanmış ama her defasında gizli ve kaçak olarak yurda geri dönmüş. Her şeye rağmen yine de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı imiş. 1951’deki zihniyet tarafından vatandaşlıktan çıkarılmış.
2- Çok sevdiği vatanından ve insanından uzakta ölmüş. Böylesi bir gönül insanının çektiği derin hasreti benim gibi sığ bir insanın anlayabilmesi zor.
3- Bazı şiirlerinde çok büyük insan sevgisi vardır.
4- Onun bazı yakın arkadaşlarının bir şiirinde de Nazım Hikmet’in soylu insan sevgisini gördüm. Yakın arkadaşları bile sıradan insanlar değil.
5- Bildiğim kadarıyla o bir ateisttir. Ama içindeki büyük sevgi ermişlere has bir sevgidir.
6- Bir zamanlar Cumhuriyet Gazetesi onun hakkında “Vatan Haini” diyormuş.

Yüksek insan sevgisi ile gönüllere taht kurmuş bir insanı biraz olsun anmak istedim. Bunu yaparken sistemimizin çelişkilerine de değinmek istedim.
Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, Cumhuriyetimizin kuruluşundan beri sistemimiz ve rejimimiz Nazım Hikmet’ten Said Nursi’ye kadar kendi mert, faziletli, fedakâr insanlarıyla her yönden çelişmekte, çekişmekte.
Başka bir örnek ise vatan haini, vatan suçlusu, aşağılık bir terörist olduğu gerekçesi ile idam edilen, idamında ise kendisine 52 dakika boyunca hunharca can çekişme işkencesi yaşatılan Deniz Gezmiş. Ve yine idam edilen birkaç davadaşı..
Şimdi ise rejimimizin, sistemimizin baş savunucuları olan bazı kişiler ve kuruluşlar Nazım Hikmet, Deniz Gezmiş gibi insanları çok çok büyük kahramanlar olarak ele alıyor. Yüceltiyor da yüceltiyor.
Toplum olarak anlaşılan her şeyi çok geç anlayabilen insanlarız. Bugünkü gerçekleri ise belki 15 – 20 yıl geçtikten sonra anlayabileceğiz.
Nuh’un Gemisi
Aşağıdaki resim Wikipedia’dan. Nuh’un gemisi hakkında ilginç bir tasvir.
Resim ilgimi çektiği için aldım biraz küçülttüm buraya ekledim. Ayrıca bu vesileyle bir şey öğrendim: Wikipedia’da aynı bir konu değişik başlıklarla değişik bilgilerle ayrı ayrı yerlerde değişik sayfalarda ele alınabiliyor. Dikkat etmek lazım. İyice araştırmadan Wikipedia’da falan konu hakkında gerektiği kadar bilgi yok diye düşünmemeli. Türkçesi o kadar olmasa da İngilizce sayfaları çok zengin bilgilerle dolu.
Wikipedia’nın Türkçe sayfalarında Nuh Tufanı ve Nuh Peygamber hakkında bilgi verilmiş.
İlgilenenler bakabilir: » » Nuh
Tuva Türkleri
Güncelleme: 2 kasım 2008
Çağ ilerledikçe teknoloji gelişiyor; bilgi, ilim, her türlü sanat gelişiyor. Her gün yepyeni şeyler öğreniyoruz. Bir zamanlar, tek partili dönemde yetişen nesiller Türkiye dışında Türklerin bulunduğunu bile bilmezlermiş. Anca bazı büyükleri anlatırsa bilirlermiş. Şimdi ise bütün dünyada ne var ne yok haberimiz oluyor. Dünyanın neresinde Türk soyundan insanlar var, aynı soydan olduğumuz kesin olmasa bile, Asya kıtasının Kuzeydoğu bölgelerinde bile Türkçenin bir çeşidini konuşan halkların yaşadıklarını duyuyor öğreniyoruz.
Hatta Kızılderililerle soydaş olduğumuz iddiaları bile öne sürüldü. Soydaşlık basit bir şey değil. Biz Türkiye Türkleri çok sayıda değişik milletlerle karışarak melezleşmiş, bambaşka bir halk olmuşuz. Hiçbirimiz Orta ve doğu Asya Türklerine benzemiyoruz. Bu meseleye girmiyorum. Konumuz Tuva Türkleri.
Tuva Türkleri’nin şamanizmle ilgili geleneksel törenlerinde giydikleri kıyafetler ABD yerlisi eski kızılderililerin giysileri ile büyük benzerlikler taşıyor. Ben burada yazmadım ama internette başka sitelerden araştırırsanız sadece giysiler değil bazı gelenklerin ve inançların da benzediğini okuyup öğrenebilirsiniz.
Aşağıdaki yazım 27 Ocak 2008 tarihinde yazılmıştır. Resimlerden hiçbiri kızılderililere ait değil, tümü Tuva Türklerinin resimleridir.
* * *

Haritayı böyle geniş çıkardım ki Dünya coğrafyasında Tuva ülkesinin nerede olduğunu anlayabilesiniz. Ok işaretli yere dikkat edin.
Aşağıda ayrı bir harita daha var ayrıca.

Blogcu Okan Yüksel’in bir yazısında Tuva Türklerini biraz olsun tanımış oldum.
Tuva Türkleri tümüyle Şamanizm dinine mensup. Türkçe konuşuyorlar ama bizden biraz farklı tabi. Haklarında daha fazla bilgi edinmek için Okan Yüksel’in bu yazısına >>>> bakabilir veya internetten araştırabilirsiniz.
Aşağıda, Youtube videolarından aldığım resimlerde gördüğünüz Şamanizm dini ritüellerinde giyilen giysiler Amerikadaki Kızılderililerin giysilerine çok benziyor.










